“
MAYIS YEDİSİ”
Abdullah GÜLAY
( Eğitimci-Yazar )
gulayabdul@e-kolay.net
|
|
20 Mayıs 2000 tarihinde meydana gelen ve
38 kişinin ölümüne sebep olan deniz kazasından önce basında ve ilim adamları
arasında hiç gündeme gelmeyen, sıradan bir ‘köylü hurafesi’ olarak bakılan
“Mayıs Yedisi”, son zamanlarda yöremizin önemli bir gündem maddesi haline
gelmiştir.
Oğuz boylarının, tarihin ilk dönemlerinden beri yaşattığı bir davranış
biçimi ve öz kültürümüzün bir parçası olan “Mayıs Yedisi geleneği”, kaza
tarihinden beri hemen hemen her ortamda tartışılmaya başlanmıştır. Buna
paralel olarak “Çok daha önceden önem vermek gerekirdi” gibi bir anlayışıyla
ve elbette “iyi niyetle” bu geleneği yaşatmak için festivaller düzenlenmeye
başlanmıştır.
Festivallerin nasıl olması gerektiğine ilişkin kişisel fikir ve önerilerimi
ilk komitede görev yaptığım zaman, konu ile ilgili yapılan toplantılarda
dile getirmiştim. Geçen üç dört yılın verdiği tecrübe ile, hâlâ eklenmesi
gereken bazı yenilikler ve yapılması gereken bazı düzenlemeler olduğu
kanaatindeyim. Kamuoyunda, bu sene gerçekleşecek olan Mayıs Yedisi anma
ve kültürel etkinliklerinde, geçmişin eksik veya eleştirilen yönlerinin
en aza ineceği kanaati ve beklentisi hakimdir.
Meselâ bir Türk geleneğinin kendi adıyla değil de yabancı bir sözcük olan
“festival” kelimesi ile adlandırılarak ismen aslından uzaklaştırılması,
gelecekte bu geleneğin aslının da unutulması, öz ve şekil olarak başkalaşması
yolunda bir adım olacaktır diye endişe duyuyor; diğer yerlerdeki şenliklerden
farklı, özgün ve otantik olması için, kendi adıyla anılması gerektiği
düşüncemi, okuyucularla ve ilgililerle paylaşmak istiyorum. “MAYIS YEDİSİ
DENİZ BAYRAMI VE BAHAR ŞENLİKLERİ” adı ile tescil edilmesi daha uygun
olacaktır diye düşünüyorum.
Mesleğim gereği ve yöre kültürünü anlatan bir kitabın da yazarı olmam
nedeniyle şahsıma, bu saha ile ilgili olarak gerek el-mek ile, gerek telefon
ile, bazen de özel olarak gelinmek suretiyle yüz yüze, değişik sorular
sorulmakta, bilgi istenmektedir. Özellikle bahar ayları yaklaşırken bu
tarz soruların sayısında artış olmaktadır. Her soruya tam ve net cevaplar
verebilmem her zaman mümkün olamamakta, bu durum beni yeni konuları araştırmaya
yöneltmektedir. Doğru bilgi ne ise ona bir gün mutlaka ulaşılır; yeter
ki tartışılsın, ilgilenilsin, merak edilsin, sorgulansın, araştırılsın…
İşin güzelliği buradadır. Ne mutlu ki son yıllarda bu ülkede artık her
şey merak edilmeye, sorulup araştırılmaya başlandı. İnsanlarımız kültürüne
sahip çıkmaya, geçmişini, aslını araştırmaya başladı. Bunu, kültürel anlamda
ülkemizi “başkalaştırmak” isteyenlerin çabalarını önleme yolunda, çok
önemli ve sevindirici bir gelişme olarak görmek gerekir.
Denizde veya su kenarlarında inek yıkama
ne anlama gelmektedir ve niçin Mayısın yedisindedir? (Miladi - 20 Mayıs)

Konunun bütün yönleriyle iyi anlaşılabilmesi
için Türk kültür tarihinin bilinen ilk dönemlerine gitmek ve işin kökenine,
temellerine, aslına bakmak gerekir. Çünkü bugünkü toplumsal halk davranışlarını
milliyetlere göre farklı ve özel kılan, biçimlendiren, bu davranışların
alt yapısını oluşturtan mitolojiler, destanlar, efsaneler, inanışlar,
adetler, gelenek ve göreneklerdir. Yani “HARS” dediğimiz milli kültür
ürünleridir.
Türkler yerleşik hayata geçmeden önce göçebe olarak yaşamaktadır. Dolayısı
ile hayvancılık ve tarım milattan önceki ilk dönemlerin en önemli çalışma
alanıdır. Tarım ve hayvancılığın diğer en önemli unsuru ise ‘su’ dur.
Su aynı zamanda destanlarda gösterilen hedeftir, mutlaka ulaşılması
gereken ulusal bir gayedir. Bu anlamda Oğuz Kağan Destanında;
…….. ……..
57 “Demir kargılarımız orman gibi olsun (temür çıdalar bol orman)
Av yerinde yaban atları yürüsün (av yirde yürüsün kulan)
58 Yurdumuz ırmaklarla, denizlerle dolsun” (takı taluy, takı müren)
(1)
…… ……
diyerek yurt sevgisine, demire, orman ve ağaca, av hayvanlarına ve avcılık
sanatına, atlara, ırmaklara ve denizlere; dolayısı ile ‘su’ ya ‘deniz’e
ve “çevre bilincine” dikkat çekilmiş, tarımın temel unsurları, destanın
çok kısa bölümünde sıralanmıştır.
Yine destanın bir başka bölümünde, “Oğuz Kağan avlanırken bir göl ortasında
bir ada, adanın ortasında bir ağaç gördü. Ağacın kovuğunda bir kız oturmakta.”
(2) demektedir. Destana göre Oğuz Kağan kendi eşini su içindeki bir
adada buluyor, bu hatundan doğan üç erkek oğuldan birisine de Deniz
adını veriyor.
Türk Yaratılış Destanında su ile ilgili
şunlar anlatılmaktadır:
…..“Her şeyden önce ve sadece su vardı.
Yer, gök, ay ve güneş yoktu. İlah ile insan vardı. Her ikisi de bir
suyun üstünde uçuyorlardı…(3) Bu ifade, her şeyin aslının su olduğu
görüşüne paralel olarak, Nuh Tufanı’na işaret eden ve üzerinde düşünülmesi
gereken bir konudur.
Yeri gelmişken; bilindiği üzere Türk destanlarına, İran ve Çin kaynaklarına
ve önemli bir kısım tarihçilere göre Türkler’in atası, Nuh Tufanı’ndan
sonra hayatta kalan Hz. Nuh’un üçüncü oğlu olan Yafes’in TÜRK adındaki
oğludur. Destana göre; “Yafes ölünce TÜRK, Isık (Kutsal) göl çevresinde
yerleşir; ilk çadırı yapar ve Türkler, ondan, onun çocuklarından çoğalır.”
(4)
Köroğlu destanında, Köroğlu’nun babası Yusuf’tan, zalim bir kişiliğe
sahip olan Bey’in istediği at, ”…Sulardan çıkan bir aygırın dölünden
gelme, kır bir taydır ve kanatlanıp uçma yeteneği vardır.” (Hızlı koşar)
(5)
Türkler’in Orta Asya’dan göç sebebi susuzluk, yani kuraklıktır. Türkler
Batıya, deniz iklimlerine doğru, destanda gösterilen deniz ülkesine
doğru, asırlar boyunca, büyük zorluklar çekerek, at sırtında çetin savaşlar
vererek yürümüşlerdir. Bunun bir sonucu olarak da destanlardaki emir
gereği Karadeniz’i ve Akdeniz’i Türk gölü haline getirmişlerdir.
Aradan binlerce yıl geçmesine rağmen Atatürk’ün, “Ordular ilk hedefiniz
Akdeniz’dir. İleri!” emri ile yukarıda verdiğim destan metnindeki ‘denize
ulaşma’ hedefi arasında bir benzerlik yok mudur? Yine Atatürk’ün, “Türkiye
Cumhuriyeti’nin temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürüdür.”
deyişi ile bu tarihi gerçeklerin hiç ilgisi yok mudur?
Selçuklu ve Osmanlı döneminde her gidilen yere önce su getirildiğini,
çeşmeler, şadırvanlar yapıldığını, beden temizliği için meşhur Osmanlı
hamamlarının inşa edildiğini herkes bilmektedir. İç temizliği, ruh güzelliği
için hemen yanı başına cami; akıl ve zihin temizliği ve bilgiye ulaşmak
için onun yanına kütüphane, onun yanına da aşhane… ile bir bütünü, yani
“Külliye”yi oluşturduğunu dünya âlem gıpta ile anlatmakta, yazıp çizmekte;
bugün ileri bazı ülkeler, o dönemin bize ait usullerini kendilerine
model olarak almaktadırlar.
Durum böyle iken, bugün bize medeniyet öğretmeye çalışanlar, 1800’lü
yıllara kadar yıkanmayı bilmez, 200 ün üzerinde odası bulunan Fransa’nın
ünlü Versay Sarayına bir adet tuvalet koyma görgüsünden mahrum, sokaklara
pislerken ve Paris sokaklarında lağımlar açıktan akarken, herkesin teke
gibi koktuğu o yüz yıllarda, haçlı seferleri ile, bugün yaptıkları gibi
o gün de yakıp yıktıkları İslam diyarında -daha bir çok şey gibi- hamamı
da yeni keşfetmiş(!), diğer birçokları gibi yıkanma denen davranışı
da bizden öğrenmişlerdir. Avrupa’ya döndüklerinde buralarda gördüklerini
çok ilginç ve önemli buldukları için hatıralarında yazmışlardır.(6)
İnsan, daha buna benzer yüzlerce konuyu düşündükçe; BİZE NE OLUYOR,
BU KENDİ ÖZ KÜLTÜRÜMÜZDEN KAÇIŞ NEDEN? diye sormadan edemiyor…
Atatürk ne diyordu : “Kendi benliğini bilmeyen milletler başka milletlerin
yemi olurlar.” Bu konudaki başka bir sözü de şöyle değil miydi: “Beni
görmek demek mutlaka yüzümü görmek demek değildir; benim fikirlerimi
anlıyorsanız bu yeterlidir.” ONUN FİKİRLERİNİ ANLAMAK VE BENLİĞİMİZE
SAHİP ÇIKMAK HER HALDE BU OLMAMALI!...
Biz suyu aziz bildik, su verene; ”Su gibi aziz ol!” dedik. “Zem zem”
gibi kutsal bildik; hürmetle ve besmele ile yudum yudum içtik; Âb-ı
Hayat (Ölümsüzlük Suyu) bildik, onda ölümsüzlüğü aradık, Yüce’lik katına
çıkışın vasıtası kabul ettik…’Yol büyüğün, su küçüğün’ dedik ikram ettik,
sebil deyip çarşıda pazarda karşılıksız dağıttık…Aşkına kavuşması için
Ferhat’a dağdan kanal kaz su getir dedik, tırnaklarıyla kanal kazdırdık;
uğruna kasideler yazdık; Fuzûli’nin dilinden, ” Saçma ey göz eşkden
gönlümdeki odlâre su!” dedik… Böylece suyu bütün kültür ve medeniyetimizin
merkezine yerleştirdik….
Türk çocuklarının kendine güven duymaları için bu ve buna benzer konuları
öğrenmeleri, geleceği kurtarmak adına çok gereklidir.
Oğuz Boyları yerleşik hayata geçmeden önce ve asırlar boyunca göçebe
olarak yaşamış, “bozkır kültürü ve medeniyetini” oluşturmuşlardır. Orta
Asya’nın bozkırlarında atlanıp kanatlanan Alp Erenleri hedeflerine,
göçerleri yaylaklara ve kışlaklara ulaştıran atı, ilk kez onlar evcilleştirmiş
ve at ile adeta arkadaş gibi yaşamışlardır.
Üçok Oğuzların Gökhanoğulları Boyu’ndan olan Çepni Türkleri’nin Mayıs
Yedisinde denize koşmasının, denizde yıkanmasının, ona şifa gözü ile
bakmasının, hayvanlarını özellikle deniz suyunda, denize ulaşamıyorsa
ırmak suyunda yıkamasının, yaylaklara yolculuğa çıkmadan önce deniz
havası almasının, sağlık, güç, moral ve enerji toplamasının; sonbahara
kadar geçecek süre için onunla vedalaşmasının, yukarıda anlatılan destan
hedefleri ile bir ilgisi yoktur denilebilir mi?
Evet, Türkler’de bahar yaklaştıkça tarıma, ziraate, hayvancılığa, iklime
ait, tarihten gelen deneyimlerin ışığında bazı geleneksel uygulamalar
başlamaktadır: 1 Mart ( M.13 Mart) günü “Mart bozma” , 8 Mart (M.21
Mart) günü Nevruz, 7 Mayıs (M.20 Mayıs) günü Mayıs Yedisi…Buna dinsel
kaynaklı 6 Mayıs Hıdırellezi (Hızır-İlyas), Ulusal bayramlarımız olan
23 Nisan Ulusal Egemenlik -dünyada ilk ve tek- ÇOCUK BAYRAMI’nı, 19
Mayıs -yine dünyada ilk- GENÇLİK VE SPOR BAYRAMINI da eklediğimiz zaman
haklı olarak şu soruyu soramaz mıyız:
Yer yüzünde hangi millet bu kadar engin bir asâlete, çok sesliliğe ve
renkliliğe, bu kadar büyük bir kültürel zenginliğe sahiptir? Dün olduğu
gibi bugün de kültürel çeşitliliğimizi ayrıştırarak aramıza nifak tohumları
ekmeye çalışanların kafalarında tasarladıklarını çok iyi anlıyoruz.
Niyetlerini de çok iyi biliyoruz. Yazık; leyleğin ömrü lak lak ile geçermiş…Çok
yazık! Ömürleri boşa kürek çekme ile geçecek…
İşte bu şekilde bahar gelince Türkmen boylarını bir telaştır alır. Sanki
hayat yeniden başlamıştır. Yayla hazırlıkları öncesi bir yandan köyün
tarım, tarla işleri yapılır; bir yandan da Yaylaklara göç hazırlıklarına
başlanır. Hayvanlar kış boyu kapalı kaldığı ahırlardan “gün ışığı”na
çıkartılır; doğaya, yeni gelen bahara alıştırılır. Su kenarlarına götürülür,
yıkanır; denize yakın olanlar denizde yıkanır. Aslında herkes öncelikle
denizi tercih eder; çünkü onlara göre deniz büyüktür, esrarlıdır, şifalıdır;
destanda gösterilen hedeftir, suyu farklıdır; tuzludur, derindir… Dalgaları
güç ve kuvvet, canlılık ve hayat taşır. İnekler bu suda yıkanır, insanlar
bu suda yüzer, hiç olmazsa elini ayağını ıslatır ve kayığa biner, seyahat
eder; sabah kahvaltısını bu denizin kenarında yapar veya öğle yemeğini
bu denizin kenarında yer.
Denizden güç ve canlılık alır; yaşama
arzusunun enerjisini toplar; sonra artık yönünü dağlara çevirir.
Neden yedi Mayıs?

Türklerin millî ve sosyal destan motifleri arasında bazı sayıların özel
bir yeri vardır. Bu sayılar; 1, 3, 7, 9 ve 40’ tır. Bu sayıların destanlarda
neden sık kullanıldığı, ve bizimle ilgisi üzerinde değişik araştırmalar
yapılmıştır. Günlük hayatımızda hepimizin bu sayıları kullanmaya devam
ettiğimizi şu örneklerle hatırlayalım: Kırk gün kırk gece düğün etmek,
kırkını okutmak, kırklanmak, “kırklar”, Kırkpınar, Kırk pehlivan, Kırklar
Mezarlığı, Kırklar Dağı gibi… Bunlardan dokuz rakamı destanlarımızda
ve halk hikayelerimizde çok sık kullanıldığı gibi; tesadüf müdür, tevafuk
mudur bilinmez, Türk tarihindeki bazı önemli olaylara da işaret etmektedir.
Tabi burada rakamlara anlam yükleme,
onları uğur veya uğursuzlukla değerlendirme gibi bir çabam elbette yoktur.
Doğru da değildir. Ancak geçmişimizde böyle ilginç sayıların varlığına
işaret ederek, Mayıs Yedisi geleneğindeki yedi rakamının astronomik,
kozmik yönünü de ilgili uzmanlara bırakarak kültürel ve geleneksel boyutunu
anlatmaya çalışıyorum. Türk destan ve halk hikayelerinde sık tekrar
edilen sayılar arasında bulunan yedi rakamı, burada da bir yansıma olarak
kendini göstermektedir. Yani, tesadüfen Mayıs Yedisi değil, Millet olma
şuurunun ortak kabul görmüş yansımalarından birisidir.
Abartı gibi gelebilir ama izlenince
görülecektir ki tıpkı insanlar gibi hayvanlar da bu geleneğe alışmışlardır.
Onlar da mayıs günlerinden sonra artık köyde kalmak istemez; dağlara
bakar iç geçirir, sabırsızlanır, ağlar… Hatta bazen kaçıp yola koyulanlar
bile olmaktadır. İnsanlar, -özellikle kadınlar- inekleriyle, adeta arkadaş
olmuşlardır; onlarla aralarında özel bir anlaşma bağı vardır. Bu ilişkinin
yansımalarını yayla yolculuğunda tiyatro biçiminde görüntülemek mümkündür.
Kadın öne geçip de “Gel anam gel!” diye ünleyince hayvanlar arkasından
yola koyulur; gölge gibi, gidince gider, durunca durur. Bundan, insanların
kardeşliği adına alınması gereken dersler olduğunu düşünüyorum.
Bu insanların günlük hayatının neredeyse
tamamı hayvanlarıyla geçer. Onlarla yatar, onlarla kalkar. Her işi hayvanlara
endekslidir. Giydiği, yediği, içtiği hep ondandır… Onun için bir inek,
servet değerindedir. Ayağındaki çarığı onun gönünden, çorabı, Pantolonu
(Zipkası) ve çeketi yününden, yağmurluğu (Çekmeni) ve çadırı(tuluk)
keçe kılından, yer yaygısı (dastarı, çulu), sırtındaki zembili, elindeki
çantası yerli yün dokumadan… Beşiğinin örtüsü, bebeğinin sırt bağı…yediği
eti, çökeleği, yoğurdu, içtiği sütü, tarlasının gübresi…
Bunlar kutsal sayılmanın ön belirtileridir. Kuran’da sıralamadaki ilk
ve en uzun süre “Bakara” inek süresidir. Yine Kuran’da memeli hayvanların
sütüne atfen “…Size onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından temiz
bir süt içiriyoruz…” (7) diyor. Bütün bu ve buna benzer bilgiler ile
yukarıda anlatılan gerçekler bir araya geldiğinde Oğuz Boyları’nın hangi
değerlerden hareket ederek böyle bir geleneği oluşturduğunu ve yaşatmaya
çalıştığını bir kere daha düşünerek; aslına uygun veya hiç olmazsa ona
yakın bir MAYIS YEDİSİ DENİZ BAYRAMI VE BAHAR ŞENLİĞİ düzenlenmesi çok
daha anlamlı olacaktır.
İnekler yıkandıktan sonra bir gelin gibi süslenir; yolculuk için özel
olarak elde yapılan işlemeli başlıkları, boncukları, zilleri, kuyruk
bağları takılır; sırtına üşütmemesi için şalı atılır. İnekler de kendilerine
verilen bu değeri çok iyi anlarlar ve sevinirler, nazlanırlar, adeta
şımarırlar… Bu şekilde bir gelin gibi hazırlanan inekler artık yaylakların
yolcusudur.
Hayvanları için olduğu kadar kendileri için de deniz şenliğini önemli
sayan yöre insanı Beşikdüzü ve köyleri, Şalpazarı ve köyleri, kısmen
Tonya-İskenderli ve köyleri halkı, çok eski dönemlerden beri Mayıs Yedisine
büyük bir heyecanla hazırlanırlardı.Yolculuk dağlardan, dere içlerinden,
patika yollardan yaya olarak yapılacağı için günler öncesinden yol azığı
yiyecekler, giysiler ve özellikle gazlı fenerler veya çırakmanların
taşıdığı çıralar hazırlanırdı. Çünkü yolculuğa geceden çıkılacağı, dönüşte
de gün batımından ancak saatler sonra evlere ulaşılacağı için fener
ve çıralar çok önemli idi. Bu fener ve çıralar Beşikdüzü’ne indirilmez;
Takazlı’da emanete veya taş kovuklarına bırakılır, geri dönüşte tekrar
alınırdı.
Yiyecek olarak “bileki ekmeği” çok lüks olur, herkes buna sahip olamazdı.
Haşlanmış patates, çökelek, çörek, yeşil pırasa ve diğer kuru azıklar
hazırlanırdı. Çarıklar sırınır,(Dikilir) bağcıkları yenilenir, kurutulurdu.
Kıl elbiseler, beyaz tevekten yerli dokuma iç çamaşırları giyilirdi.
Gruplar halinde yola çıkılır, yol boyunca eğlenerek, kemençe ile çala-çağara,
maniler yakılarak, atma türküler söylenerek, bir dostluk havası içinde
yapılırdı yolculuk. Tıpkı köy işlerinin imece usûlü ile parasız, “sıra
verme” âdeti ile yapıldığı gibi…

Sahile inilince heyecan doruğa çıkar, denizle yüzleşilir. Önce uzun
uzun maviliklerine bakılır; doya doya seyredilir. Sonra sıra ile kayıklara
binilir… Halk kendi düzenini kendisi sağlar. Ama çok sevdiği denizin
bir gün kendilerine mezar olacağını, onları koynuna alıp karadaki sevenlerinden
ayıracağını nereden bilsinler? Kayığın tonajını, dalganın yalpasını
nasıl bilsinler? Onlar bu görevin kime ait olduğunun bile farkında değildirler.
Bu konuda çocuklar kadar masumdurlar. Kenarında ekmeğini, katığını yer;
seyrederken denizi… Suyunu bile denizden içecektir tuzlu olmasa… “Kıtlık
senelerinde” tuz yokluğunda yemeğine kattığı da olmamış değildir hani!
Sonra kayıklarla guruplar halinde açılırlar denize, YEDİ dere ağzından
geçer, varırlar Delikli Taş’a… Dönerler taşın etrafını, sayısız dilekler
ve umutlar içinde… Dualar edenler bile vardır; çocuğum olsun diye… Deniz
turu biter dönerler yine Beşikdüzü iskelesine…
Sabahtan akşama kadar kahve falı bakan
sosyetenin, medyumların kapısında sıraya giren bazı aydınların bu tür
davranışları yanında, yarı espri ile karışık bu halk hareketi, daha
masum, daha sevimlidir.. Çünkü o, kültürünü yaşamaktadır. Onun dileği
tapınma değil, iman değil, inanç değildir… Denize ve suya bakış felsefesidir.
Onu böyle okumalıdır. Çağdaş toplumda o kadar hurafe var ki!... Kayıkta
deniz havası alırken mani söyleyen, manisi ile dileklerini sıralayan,
o yüreği saf kültür taşıyıcısının bu davranışı, çağdaş toplumun hurafeleri
ve kurguları yanında devede kulak kalır.

Nihayet gün biter, biraz da yorgun ama mutlu ve umutlu, aynı nümayişlerle
dönüş yolculuğu başlar. Bir sürü anlatılacak hatıra ile yavaş yavaş
köylerin, evlerin yolu tutulur; yıl boyunca buralarda yaşanan anılar
anlatılır; bir dahaki seneye kadar…
Ama artık son yıllarda bu anıların yerini yürekleri yakan, arkasından
ağıtlar düzülen 38 vatandaşımızın acı hatıraları almıştır. Bu insanlarımızı
unutmamak gerekir. TERTİP KOMİTESİNE ONLARIN, YANİ HALKIN ADINA DA TEMSİLCİ
ALARAK ONLARIN DA TALEPLERİNİ ETKİNLİKLERE YANSITMAK EN UYGUN YOL OLUR;
ayrıca onların unutulmadığını göstermek için de sahile, belediyenin
uygun göreceği bir yere bu şahıslar için özel projeli bir anıt yapılarak
dini ve resmi anma törenlerinin o anıtın önünde gerçekleştirilmesi çok
daha vefalı ve anlamlı olacaktır. (Bu makale Günebakış, Objektif ve
Yeşil Kıyı gazetelerinde yayınlanmıştır.)
Kaynaklar:
1. ÖZTÜRK Ali, Çağları İçinde Türk Destanları,Shf: 147
2. SEPETÇİOĞLU M.Necati, Türk Destanları,Shf: 47-48
3. A.g.e. Shf: 16
4. A.g.e. Shf: 148
5. A.g.e.Shf: 154
6. İslam Kültürünün Garbı Medenileştirmesi, Ahmet GÜRKAN, Nur Yayınları,
Shf: 60 ve sonrasına bakılabilir.
7. Nahl-66
8. GÜLAY Abdullah, Ağasar Çepni Kültürü-GEYİKLİ
9. ÇELİK Ali, Trabzon-Şalpazarı ÇEPNİ KÜLTÜRÜ
10.KARACA Sebahattin, Her Yönüyle Dünden Bugüne ŞALPAZARI
11.Trabzon Tarihi Sempozyumu-Bildiriler, Trabzon Belediyesi Yayınları.
NOT: "Mayıs Yedisi" kitapçığımızı isteme adresi:
Yeşilkıyı Gazetesi Eski Samsun Caddesi Beşikdüzü-Trabzon / Tel: 05325454495