|
1.Galdırîk Gavurması:
“Galdırîk” denen geniş yapraklı ot toplanır, yıkanır, bıçakla marul
salatalığı biçiminde doğranır. Süzgece konur ve suyunun sarkması
beklenir. Ateşte kaynayan suya dökülür. Yeterince haşladıktan sonra
tekrar süzgece boşaltılır ve suyu iyice süzdürülür. Daha önceden
ayrıca haşlanmış olan renkli fasulye(barbunya) ile belli bir oranda
karıştırılır. Bu oran, yaklaşık yarı yarıya olur. Karışım bir kenara
alınır. Tencereye soğan doğranır, yağ yakılır ve üzerine bu karışım
dökülür. Ateş üzerinde bir müddet kavrulur. Servis yapılır. (Tuzu
haşlanırken atılır).
2.Pancar Çorbası: Bahçeden, tarladan toplanan kara lahana
seçilir, çürükleri ayıklanır; sonra sofra üzerinde bıçakla ince
ince doğranır. Bazıları doğradıktan sonra yıkama yoluna giderler,
ancak bu yanlış olup yıkama işini doğramadan önce yapmak gerekir.
Çünkü bu şekilde yıkanınca, lahananın besin değeri düşmektedir.
Doğranan lahanaya göre ayarlanmış su, ateşe bırakılır. Su, kaba
dökülmeden önce dibine yağ yakılır, soğan doğranır. Kaynama esnasında
bu suyun içerisine, ayrıca haşlanmış olan renkli kuru fasülye ¼
oranında karıştırılır. Arkasından da doğranan lahana, bu suyun içine
dökülür. Karıştırılır. Hemen arkasından biraz mısır unu kaşıkla
“çorbaya çalınır”, yani karıştırılır. Tuzu, biberi atılır; bibersiz
olanı pek rağbet görmez. Yirmi, yirmi beş dakika normal ateşte kaynatılarak
pişirilir. Servise hazırlanır. Bu çorbanın içine mısır ekmeği doğrayarak
yenir. Bu, bölge insanı için çok özel bir zevk ve özelliktir.
3.Yâlaş/Yağlaş: Üç türlü yâlaş vardır: Fırın darusu yâlaşı/
Gatık yâlaşı / Peynir yâlaşı.
a.Fırın darusu yâlaşı: Bunun adı, fırında kurutulmuş mısırın
değirmende öğütülmesiyle elde edilen undan yapılmasından dolayı
“fırın darusu yâlaşı” olmuştur. Bunun için önce fırın darusu ununun
nasıl elde edildiğini görelim:
1930’lu-40’lı yıllarda gübre olmadığı, tarım usulleri iyi uygulanamadığı
için halkın ekmek yapmakta kullandığı mısır çok az olmakta, ihtiyaca
cevap vermemekte imiş. Esasen, anlatıldığına göre; halk bu yıllarda
çok açlık çekmiş, burada adını verdiğimiz bir çok ot yemeğini de
o zorlu yıllarda tespit etmiştir.
Bu verimsiz kıtlık yıllarında Yaz gelmesine rağmen yeni mısırın
hala erginleşmemiş olmasından ve de eski mısırların tamamen bitmiş
olmasından dolayı halk buna bir çözüm şekli getirmiş. Henüz yeterince
olgunlaşmayan, değirmene götürülebilecek kadar kurumamış olan bu
mısırları vaktinden önce toplayıp, sapından ve talaşından ayırarak
köyün belli yerlerinde halk tarafından ortak yapılan fırınlarda
kurutma ve sonra da değirmende öğütme yoluna gitmişlerdir. Adını
ettiğimiz bu fırınlarda kurutma işlemi bir sıra dahilinde yapılmakta,
mısır yanında “keşkül” denilen kabak kızartmaları da yapılmaktaymış.
Bu fırınlar, yerden
70-80cm. ağız hizası yüksekliğinde, tamamı ise 2-2,5m. yüksekliğinde
olan, üzeri kubbe şeklinde, tamamen kesme taştan yapılmış yapılardır.
Tabi bugün bunlar kullanılmamaktadır ve çoğu da yıkılmıştır.
Bu fırınlarda kurutularak değirmende öğütülen unun adı, “fırındarusu
unu”dur ve kendine özel bir tadı vardır.
Yeri gelmişken bu
mısırların nasıl fırınlandığını, fırının nasıl yakıldığını da burada
açıklayalım:
Fırının içi odunla doldurulur. Bu odunlar fırının ağız kısmına yakılan
küçük ateşle tutuşturulur. Odunlar yanar, bol miktarda “köz” oluşur.
Bu köz, demir tırmık ile fırının içine yayılır, bu vaziyette bir
miktar bekler. Bu süre içinde fırının her yanı kızarır, ısınır.
Bu duruma getirildikten sonra, içerdeki bütün közler tırmıkla çekilir
ve fırının içi boşaltılır. Arkasından da genişçe yapraklı, yaş bir
ot olan “yîdin” demeti, uzunca bir ağacın tepesine sarılarak bu
saplı süpürge ile fırının içi bir kez daha elden geçirilir, süpürülür
ve tertemiz yapılır. Süpürme sırasında, arada bir, ikinci bir kişi
yeşil süpürge üzerine bir miktar su serper ve ıslatır ki, böylece
kalabilecek olan bütün kül artıklarının temizlenmesi sağlanır.
Tarladan toplanmış, sapından ve koçanından ayıklanmış baş mısırlar,
fırına doldurulur. Genellikle “gelder” denilen araçla ölçülü olarak
doldurulur. Sonra fırının ağzı kapaklanır. 15-20 dakika sonra kapak
biraz açılır ve fırının “acı buğu” alınır. Yani yaş mısırdan çıkan
su buharı dışarı atılır. Sonra fırının ağzı tekrar kapaklanır ama
bu kez kapağın kenarları yapışkan bir çamur ile macunlanır, iç kısmın
dışarı ile teması kesilir, soğuma yavaşlatılmış olur. Bundan sonra,
tekrar birer saat ara ile kapak yine açılır ve biriken su buharı
dışarı alınır.
Bir günün sabahında
başlayan fırın yakma işi öğle saatlerinde bitirilir ve mısır doldurulmuş
olur. Akşam saatlerine doğru da bu mısırlar kurumuş olarak fırından
çıkartılır. Böylece yaklaşık olarak 7-8 saat fırında kalmış olur.
Fırından çıkartılan mısırlar yerli, yün dokuma çuvallara doldurulur
ve eve taşınır. Bu işlemlerin yürütülmesinde karşılıksız yardımlaşma
her zaman bir komşuluk
görevi bilinmiş, bugün de fırın işi olmasa bile diğer birçok alanda
hala yardımlaşma devam ettirilmektedir. Bu şekilde eve taşınan mısırlar
“dibek” denen ağaçtan oyularak yapılmış, oldukça kalın ve içi boş
olan aracın içine dökülerek “dövülür”. Yani mısır dâne halinde getirilir.
Dövmek için ise, ucu yuvarlak ve kalınca, tutulan kısmı ise nispeten
ele gelecek biçimde inceltilmiş çimşir ağaç(eldeç) kullanılır.
Dibeğin ağız kısmı 70-80cm. genişliğinde, alt kısmı 40-50cm. genişliğinde,
içi bir bardak içi kavisliğinde-daha çok bir kadeh içi gibi-ağaç
oymadır ve altı düzdür. Kenarlarında iki adet oyma sırasında bırakılmış
“gulp”, yani sap vardır.
Dibekte dövülen mısır dâne haline dönüşmüştür; geriye kalan kısmına
“güdüne” denir. Dâne mısırlar “got”a doldurularak, rüzgarlı bir
günde yüksekçe bir yerden aşağı doğru yavaş yavaş dökme suretiyle
kepeğinden ayrılır. Buna “daru savurma” denir. Altına yerli dokuma
çul veya dastar serilir ve daneler onun üzerine dökülür.
Kepeğinden ayrılan fırın darusa, “üstübü çovalı” adı verilen, kenevirden
dokunmuş çuvala doldurulur. Buna “zahra” denir. Yani zahire. Hayvan
veya insan arkasında değirmene götürülür, öğütülür. Bu, ‘fırın darusu
unu’dur.
***
Bu undan ‘fırın darusu yâlaşı’ da şöyle yapılır:
Tavaya, yiyecek
insan sayısına göre soğuk su dökülür. Su ateşte kaynamaya başlayınca
fırın darusu unu ağaç kaşığı yardımıyla suya çalınır, yani karıştırılır.
15-20 dakika kaynadıktan sonra koyulaşır. Bu sırada tuzu da ilave
edilir. Tuzu suyuna da atılmaktadır ama genellikle piştikten sonra
atılır ve karıştırılır. Çünkü suyuna atıldığı zaman bakır kabın
kalayını düşürmektedir.
Bu şekilde
pişen yalaş, küçük kaplara bölünür. Üzerine, ayrı bir kapta eritilen
tereyağı dökülür veya yağ eritilmeden orta bir yerine bırakılır,
kaşıkla “banılır”. İsteyen yağla birlikte şeker de karıştırır ve
öyle servise hazırlar.
b.Gatık
Yâlaşı: Gatık yâlaşının hazırlanışı da, aynen fırın darusu yağlaşının
hazırlanışı gibidir. Ancak gatık yağlaşında su yerine “gatık”, yani
ayran; fırın darusu unu yerine de normal mısır unu kullanılır. Normal
mısır ununa “gündarusu unu” denir.
c.Peynir Yâlaşı: Öteki anlatılan yağlaşlar gibidir. Bu yâlaşa
adını veren peynir, onu diğer yâlaşlardan ayıran en önemli özelliğidir.
Tavaya dökülen su, kaynamak üzere iken gündarusu unu çalınır(karıştırılır).
Pişmeye yakın bir zamanda içine doğranmış beyaz peynir karıştırılır.
Bu peynirin yağı, tamamen alınmış olmalıdır. Bir müddet de peynirle
birlikte pişen yâlaş ateşten alınır; tıpkı diğer yağlaşlarda olduğu
gibi üzerine yağ yakılarak servise hazırlanır.
d-Helle: Helle de yâlaşlar gurubundandır. Pişirilişi de tıpkı
onlarınki gibidir. Bunun da belirgin iki farklı yanı vardır. Suya
çalınan un, bu kez buğday unudur. Bu un,yâlaşlarda olduğu gibi fazlaca
çalınmaz ve az koyu olur. Halk bu şekli anlatmak için “durucak”
kelimesini kullanır.
Bu hali de, onun ikinci ayırıcı özelliğidir. Yağ yakılmadan yenir.
Daha çok, yeni doğum yapan kadınların birinci sırada yiyeceğidir.
İçini sıcak tutar, sütünü bollaştırır.
e-Has Un Yâlaşı: Yapılması ve yenmesi aynen öteki yâlaşlar
gibidir. Bunun da tek farkı, kullanılan unun, kabuğu alınmış beyaz
buğday unundan yapılmasıdır. Hellede kullanılan un ise kabuklu,
değirmende öğütülen buğdayın unudur.
devam>>>
|