|
‘YAŞA GOLUU EMİCE
YAŞA!..’
1950’li yıllar...Bir
kış mevsimi...Güneşli ama soğuk bir çarşamba günü. Şalpazarı’nın
çokluk pazar haftası. İnsanlar köylerden alış-veriş için gelmişler.
Üst-baş perişan. Eski-üskü, yamalı kıyafetler...Yol yok; yürüme
geldikleri gibi yine patika yollardan yürüme köylerine dönecekler.
Lokanta yok; karınlar aç...Soğuk, açlıkla birleşince insanların
yüzleri daha da cansız ve soluk...Bir fırında ekmek helva, ekmek
yağ(yani ‘yağlı’) yenmekte...Ancak çoğu kimse, kuru ekmekle yetinmektedir.
Çünkü bütçe yeterli değildir. Yumurta satılmıştır, beş on çift;
tere yağı satılmıştır bir-iki kilo; veya olanlar bal mumu, deri
ve şal dokuma satmıştır bir miktar... Başka yoktur satacağı ürünü...Yoksulluk
bükmüştür belini ve çaresizlik onu ürkek kılmıştır...
Sabah erkenden aç karnına sırtında patates çuvalı ile Geyikli’den
pazara satmak için yola koyulan........; “Oolum, aha haburada daha
yörêmez oldum; açlıkdan bayıldım!..Eygidi çilelü günnerim hey!”
diyordu. Yolun 8.km.’si, daha iki km.vardı. Tâkâtı kalmamıştı; pazara
ulaşamamıştı. (İsmi mahfuz. Bugün 68 yaşında. O günlerin çileli
hayatını anlatırken gözleri doluyordu...).
Bu şekilde dik yamaçlardan, dere-ırmak kenarlarından sulara eş akıp
gelen insanlar, Şalpazarı’ndan evlerine ne götüreceklerdi?.. Diyor
ki, Ali Gülay: “Bi kiluluk cam şişe dolusu gaz yağı aluduk; âzını
güdüne ile tıkarduk; şişeniñ âzına kendir gınnabından ilmeklü düğümü
dutarak cegedimizi omuzumuza eñler, yörê yörê eve gelüdük. Bunu
başaran erkek, şööle başarulu bi ev reisi demek oludu; daha ne alacâñ!?
Bazısı bıraz toz şeker, bazısı biraz iri duz; aşâ-okarı bunnarı
aluduk...(Bir kiloluk cam şişe dolusu gaz yağı alırdık; ağzını mısır
koçanının incesiyle tıkardık; şişenin ağzına bağladığımız kenevir
ipinden tutarak, ceketimizi omuzumuza üstten atar, yürüye yürüye
eve gelirdik. Bu işi başaran erkek şöyle başarılı bir ev reisi demek
olurdu. Daha ne alacaksın!? Bazısı biraz toz şeker, bazısı biraz
iri tuz... Aşağı yukarı bunları alırdık)”.
***
O zaman Şalpazarı çok küçük...Beş-on ahşap bina; binalar önünde
insanlar, sergiciler... Tam bu sırada bir hareketlenme!..Birisi
gelmiş ama pek de tanıyan yok. Öyle, ‘Hoş geldin!’ demek, cesaret
ister. Yani, halk kendini o güçte göremiyor...Politikacıymış...Hangi
partiliymiş? ‘Demürgırat mı? Halkçı mı?’; birbirlerine soruyorlar...Bazı
ileri gelenler, yaklaşarak ‘Hoş geldiniz!’ diyorlar...Diğer insanlar,
buna imreniyorlar. Öyle ya, “Bi hökümet adamına yanaşıp ‘Hoş geldiñ!’
deme, ne böyük şeref! Aca, ben de getsem desem mi? Baña da ihil
davranu mu?..”
Derken, politikacı yüksekçe bir yere çıkar, başlar konuşmaya...İşi
gücü bırakan insanlar, akşamleyin karlı-soğuk ve karanlık yolda
yürümeyi ve geç kalmayı göze alarak başlarlar dinlemeye...‘Hökümet
adamı’ gelmiştir, belki bir çare getirmiştir. Umut ve hayal, çaresiz
insanlar için ne kadar da tatlı olmuştur!
Konuşmacı konuşmakta, onlar bakmaktadırlar. Epey zaman bu, böyle
devam eder. Ancak dinleyicilerde ne bir alkış, ne bir karşı koyma,
ne bir hareket, ne bir slagon, ne de bir pankart kaldırma vardır.
Konuşmacının yanındaki yakın destekçilerinin dinleyenlere, ‘alkışlayın!’
anlamındaki el-kol hareketlerine de pek aldıran yoktur...Sanki ölü
toprağı serpilmiştir dinleyenlerin üzerine...
Konuşmacı, moralmen rahat değildir; işler başarısız gitmektedir.
‘Ne yapmalı ki, bu insanlar hareketlensin?’ Bir yandan da, bunu
düşünmektedir. Konuşmasının bir yerinde, sanki açlığın uçuk rengini
görmüşçesine; “Aziz ve muhterem Şalpazar’lı hemşehrilerim! Eğer
re’yinizi bizim partiye verirseniz Şalpazarı’na ofis açtıracağım!..”
der.
Kısa bir sessizlik...Ofis nedir? diye halk birbirine sormakta, bilenler;
“Buğday satış yeri” diyerek duyurmaktadır. Ofiste buğday satılacak,
oradan alınıp yıkanacak, değirmenlerde öğütülecek. Ondan ekmek,
çörek, bişi(yufka) yapılacaktı...Bu bir sosyal sınıf atlamasıydı.
Zaten herkeste alacak güç de yoktu. Ama büyük bir müjdeydi. Barajdan,
yoldan ve fabrikadan çok daha önemliydi; önce açlık giderilmeliydi.
‘Boş çuval yığılır, aç ayı oynamazdı’...
Derken, büyük bir alkış ve ıslık tufanı kopar. Başlardan şapkalar,
sarıklar çıkartılır ve sallanır; bir sağa, bir sola. Tezahürat uzun
sürer, konuşmacı cosmuştur...Herkes coşmuştur. Miting, işte şimdi
mitinge benzemiştir. Buğday coşkusu yankılanmıştır, Şalpazarı’nın
yamaçlarında...Akşamleyin köylere dağılan insanlar, bu umudu ev
ev anlatınca tüm Ağasar coşmuştur...
Tam bu sırada; ihtiyar bir dede, yere yakın alçak bir çatı üzerinde
kıvrılmış politikacıyı dinlerken, yerinden doğrularak ve elindeki
bastonu sallayarak;
“-Ara yaşa Goluu Emice, yaşa!..” diye bağırır.
Uzun zamandır soğuktan uyuşan dizlerinin dermanı gelmiştir. Buğdayı
duyunca o da canlanmıştır. Nasıl hitab edileceğini, ‘sayın-mayın’
pek bilmemektedir. ‘Emice’ demek, en büyük saygı ifadesidir onun
için. Niyet doğru ya, o yeterlidir. Goluu Emice’ye gelince, bu zat;
Trabzon Milletvekili, Tarihçi-Eğitimci Sayın Mahmut Koloğlu’dur.
İhtiyarın bu nârasıyla birlikte yeni bir alkış tufanı kopmuştur.
İhtiyar, olayın simgesi haline gelmiştir. Bu olay, yıllarca anlatılmıştır...
Sonra gerçekten ofis açılmış, insanlar buğday ile tanışmıştır...
(Bu olay; merhum öğretmen Nuri Gülay’ın, yeni öğretmen olduğu sene
Şalpazarı’ndaki bir gözlemidir. Sohbetlerinde hep anlatırdı. Tarafımdan
hikayeleştirilmiştir. Bunlar, sosyal gerçeklerdir. Geçtiğimiz evrelerdir.
Gerek Mahmut Koloğlu’na, gerek Nuri Gülay’a Yüce Rabbim Rahmet eylesin!).
|