Allah İnancı

0

İSLAM’IN İNANÇ ESASLARINDAN

İnanç ve onu koruyan ve kuvvetlendiren ibadetler; ruh ve bedenden müteşekkil eşref-i mahlukât olan insanın en temel ruhi gıdasıdır. Iman, gerçek kurtuluşun, dünya ve ahiret saadetinin ilk adımıdır:
“Şüphesiz, Biz, insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu, aşağıların aşağısına indirdik. / Fakat iman edip sâlih amel işleyenler için eksilmeyen devamlı bir ecir vardır.”(et-Tîn, 4-5; ayrıca bkz. Asr Suresi)

ALLAH İNANCI

“Dikkat edin ki; kalpler ancak Allah’ı zikretmekle(O’nu hatırlamak ve anmakla) huzur ve sükun bulur.”(er-Ra’d, 28) 
“Allah’ı çok zikredin ki, kurtuluşa eresiniz.”(el-Cumua, 10)
***
Zerreden kür(r)eye (mikro âlemden makro âleme) müşahede ettiğimiz muhteşem düzen; bizi, bu şaşmaz düzeni sağlayıcı ve bozulmadan devam ettirici, herşeye kâdir ve gizli bir elin, üstün bir zekânın mutlak varlığına götürür. 
Madde âleminin ötesinde(metafizik) yüce bir yaratıcının varlığını -bilinçsiz ve inatçıların dışında- inkar edene rastlamak mümkün değildir. Akıl, düşünce ve ilim, bizi iman hakikatine götürür.
Nobel ödülü sahibi Alexis Carrel diyor ki:
“Tanrı fikri, fitri olarak insanlarda mevcuttur. Bütün iptidai kavimlerin tanrı hakkında kendilerine mahsus bir fikirleri var idi. Dogmatik olarak tanrı fikrinin insan ruhunda mevcut oluşu, tanrının varlığına kâfi bir delil sayılmalıdır. Çünkü tanrı fikrini, fıtri olarak insan ruhuna yerleştiren yine tanrıdır. Bazıları, kâinatı bir tesadüfün hasıl ettiğini söyler. Bu, asla mümkün değildir. Ben, tesadüfün, değil kâinatı; en küçük bir böceği bile vücuda getiremeyeceğine kaniyim. Eğer tesadüf, kâinatı teşkil eden zerrelere mâlik ise, neden bugün şehirleri, evleri vücuda getirmiyor?”(Emin Arık, Allahsıza Cevap, sh.13-14)
Şimdi de ünlü psikiyatrist Prof. Dr. Ayhan Songar’ı dinleyelim:
“Etrafınıza gözlerinizi çevirip bakın; sonra insaf nazarlarınızı kendi içinize döndürün; atom çekirdeğinden hücreye, hücreden o mükemmel insan beynine, tohumdan ağaca, su buharından bulutlara, avucunuza aldığınız kum daneciklerinden kâinatın en uzak köşelerindeki galaksilere kadar aynı kanun, aynı nizam hiç şaşmadan hükmünü sürdürüyor. Bunu görüp de, bunun tek ve emsalsiz yaratıcısını görmemek mümkün mü?”(Zafer, Mayıs 1983, Sayı 77, sh. 34)
***
İmam-ı Azam Hazretleri zamanında, şu kainatı ve dünyayı idare eden Allah’ın varlığını akıllarına bir türlü sığdıramayan tabiatperestler vardı. Bunlar, Hazreti Imam’la sık sık münakaşa ederler ve her seferinde de mağlub düşerlerdi. Bu yüzden çok kızdıkları Hazreti Imam’a birgün kılıçlarını çekerek hücum etmişlerdi. İmam-ı Azam, gayet vakur ve soğukkanlı olarak;
“- Durun bakalım, durun; evvelâ kılıçlarınızı kınına koyun; sonra şu sualime cevap verin; yapacağınızı ondan sonra yapın…” dedi. Tabiatçılar hep birlikte;
“- Söyle bakalım, ne imiş sualin?” dediler. Imam-ı Azam Hazretleri şöyle konuştu:
“- Içi dökülecek derecede yük dolu bir gemiyi, denizin dağ gibi dalgaları çevirmiş, her taraftan şiddetli rüzgârlar esiyor. Bu dalgalara ve sağdan soldan vuran bu kadar şiddetli rüzgâra rağmen gemi, durmadan yoluna devam ediyor; hem de hedefinden hiç şaşmadan gidiyor. Daha garibi bu geminin kaptanı da yok. Ne dersiniz?..”
Tabiatçılar, hep bir ağızdan itiraz ettiler:
“- Hayır, bu söyledikleriniz asla olmaz! Dalga vapuru batırır, rüzgâr hedefini değiştirir; hele kaptansız bir geminin ilerlemesi ise tamamen imkânsızdır; buna asla inanamayız!”
Imam-ı Azam Hazretleri bu sefer dedi ki:
“- Süphanellah; küçük bir geminin şu basit engeller arasında hedefini şaşırmadan ilerlemesini imkânsız görüyor, inanmıyorsunuz da; şu koca dünya gemisinin bu kadar azamet ve dehşetine rağmen, kendi kendine gece ve gündüzünü şaşırmadan yoluna devam ettiğine nasıl inanıyorsunuz? Bunu bir türlü anlamıyorum. Halbuki dünyanın gidişindeki sürat, muvazenesindeki isabet, küçük bir vapurla kıyas edilemeyecek kadar azametli ve ibretlidir…”
Bu cevap, onları düşündürdü ve kılıçlarını kınına koydular;
“- Çok doğru söylüyorsun ya Imam; düşünebilen insan için bu kadarı bile kâfidir,” dediler ve tabiatçılıktan hep birlikte vazgeçtiler.(16-17 Ocak 1978 tarihli Diyanet Takvimi’nden)
***
İmam-ı Şafi Hazretlerine sordular:
“- Allah’ın varlığına delilin nedir?”
Dedi ki:
“- Dut yaprağıdır. Tadı, rengi, kokusu ve nihayet maddesi birdir. Işte bu tek maddeden koza böceği yer, ipek yapar; koyun yer, et ve süt olur; geyik yer, misk yapar; arı yer, bal yapar…Tadı, rengi, kokusu, nihayet maddesi bir olduğu halde, tek cins yapraktan bu kadar çeşitli eşya yaratan kimdir? Şüphesiz bunu ancak Allah halkeder; başka birinin yapması mümkün değildir…”(a. g. y.)
Prof. Dr. A. F. Tabbara’nın “Kur’an ve Modern Ilim” adıyla tercüme edilen kitabındaki tesbit, mutlak hakikatin inkar edilemez bir ispatıdır:
“Almanya’lı bilgin Dr. Dennert, son dört asır içinde akla ışık tutan büyük âlimlerin felsefi görüşlerini tahlil ederek bunlardan 290 bilginin akide ve inançları üzerinde inceleme yaparak şöyle bir tasnifte bulunmuştur:
28’i hiçbir inanç taşımamaktadır. 242’si birçok kimsenin yanında ‘tanrı’ya olan imanlarını ilan etmişlerdir. 20’sinin ise din veya dinsizlik konusunda hiçbir inceleme yapmadığı ve bu gibi mevzularla ilgilenmediği anlaşılmıştır.
Biz, bu mevzuyla ilgilenmeyenlerin hepsini dinsiz sayacak olursak, büyük âlimlerin %92’sinin ‘tanrı’nın varlığına inandığını görürüz. Işte bu büyük nisbet, gayet açık olarak materyalistlerin iddia ettiği gibi, imanla ilim arasında bir tenakuz, bir çelişme olmadığını ispat etmektedir.”(Terc.: C. Yıldırım, sh. 132-133)
Bütün bu tesbitler bizi, C. Allah’ın şu beyanının gerçekliğine götürür:
“Allah’tan, kulları içinde ancak âlimler korkar. (O’nu tanır ve sakınırlar.)”(el-Fâtır, 28)
Bir yaratıcının varlığını, aklın ve müsbet ilimlerin ışığında kabullenmek kolaydır; ancak asıl mesele; şirke bulaşmadan, bütün noksan sıfatlardan münezzeh ve vâcibü’l-vücud olan “Allah”ı bulabilmektir:
“Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki; onlar, bu delillerden yüzlerini çevirip geçerler / Onların çoğu ancak ortak koşarak Allah’a iman ederler.”(Yusuf S., 105-106)
“(Onlar) Allah’ı, O’nun şanına yaraşır bir şekilde tanıyamadılar.”(el-En’âm, 91)
Allah’ı, şanına yaraşır bir şekilde, ancak O’nun bozulmamış ve kıyamete kadar değişmeyecek kelâmı olan Kur’an-ı Azimüşşan sayesinde tanıyabiliriz. Islam’ın ve Kur’an’ın dışındaki bütün tanımlamalar, gerçek yaratıcıyı(Allah’ı) anlatmakta âciz ve noksan kalır. Hatta insanlığı, batıl inanç ve yollara sevk eder. Imanla hedeflenen huzur ve mutluluk yerine bunalım ve mutsuzluğa sebep olur.
Öyleyse Allah, Kur’an’da bize kendini(zâtını) nasıl tanıtıyor?..

Kur’an’ın Işığında Allah’ı Tanımak

“De ki: O Allah, birdir. Allah sameddir (O, hiçbir şeye muhtaç değil, herşey O’na muhtaçtır). O, doğurmamış ve doğmamıştır. O’nun hiçbir dengi yoktur.”(Ihlas S., 1-4)
“O, öyle Allah’tır ki; O’ndan başka tanrı yoktur. Görülmeyeni ve görüleni bilendir. O, esirgeyendir, bağışlayandır (Rahman ve Rahim.)
O, öyle Allah’tır ki; kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. O, mülkün sahibidir, eksiklikten münezzehtir, selamet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allah, müşriklerin ortak koştuklarından münezzehtir.
O, yaratan, var eden, şekil veren Allah’tır. En güzel isimler (el-esmâü’l-hüsnâ) O’nundur. Göklerde ve yerde olanlar, O’nun şânını yüceltmektedirler. O, galiptir, hikmet sahibidir.”(el-Haşr, 22-24)
“Allah; O’ndan başka tanrı yoktur. O, Hayy’dır (devamlı hayat sahibi), Kayyûmdur (ezelden ebede, kâim ve dâim). Kendisine ne uyku gelir, ne de uyuklama. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O’nundur. Izni olmadan, O’nun katında kim şefaat edebilir? O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. O’nun bildirdiklerinin dışında insanlar, O’nun ilminden hiçbirşeyi tam olarak bilemezler. O’nun kürsüsü (saltanat, kudret ve mülkü) gökleri ve yeri içine alır; onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez. O yücedir, büyüktür.”(el-Bakara, 255 / Ayetü’l-Kürsi)
***
[Ezeli olan Allah, yaratılışları çeşitli (olan) insanlara, kendi tabiat ve istidatlarına göre tecelli etmek istediği içindir ki; tapanları tarafından diğer tapılanlarda varlığı sanılan çeşitli sıfatların hepsini, kendi kutsal zatında topladı.
Eski tanrılarına karşı duydukları müthiş korkudan başka bir şeyle ıslahına imkan olmayan putatapar zencilere ve benzerlerine; “Cebbar, Kahhar, Muntakîm: Zorlayıcı, kahredici, intikam alıcı” isimleriyle tecelli etti.
Dünya malını çok sevenlere; “Muğnî, Vehhab, Vasî, Nâfî: Zengin eden, çok veren, geniş, yararlı” sıfatlarıyla göründü.
Ilahi aşkta fani olmak, kendisine yaklaşmak isteyenlere gelince, bunlar; “Vedûd, Müheymin, Mü’min, Selam, Raûf, Rahman, Rahîm: Çok seven, korkudan koruyan, inanan, güvenlik veren, şefkatli, merhametli, çok rahmet eden” gibi kerim isimlerinden dilediklerine sarılabilirler.
Ruhlara tapıp, onların yüzünden nimet, bereket, rızık inmesini, belaların, zararların sıyrılmasını bekleyen kimseler de, Cenab-ı Hakk’a dönerek; “Vehhâb, Razzâk, Basıt, Mukît: Çok hibe veren, rızık veren, genişleten, azık veren” isimlerine sığınabilirler.
Isyanlarda pek ileri giderek Hakk’ın; “Alîm, Hasîb, Hakem, Adl, Rakîb, Şehid: Bilen, hesaba çeken, hüküm veren, adalet sahibi, gözeten, gören” gibi isimlerinden; dehşete kapılanlar, umutsuzluk karanlığı içinde bunalıp kaldıkları zamanlarda ise kendilerini; “Lâtîf, Rahîm, Ğafûr, Kerîm, Halîm, Mucîb, Samed, Barr, Tevvâb, Afüvv: Lutfeden, merhamet eden, bağışlayan, ikram eden, yumuşak davranan, cevap veren, hiç bir şeye muhtaç olmayan, iyilik eden, tevbeyi kabul buyuran, affeden” sıfatlarıyle görünen bir merhametli tanrı karşısında bulurlar.
Kalplerine gaflet çökmüş, cahillik ve sapıklık vadilerinde dolaşır, Allah’ın hükümlerini ve sınırlarını tanımaz, Allah kullarının haklarını gözetmez, gözlerden gizlenmek suretiyle bütün sefil heveslerini doyurmaya bakar kimselere de Cenab-ı Hakk; “Şehîd, Lâtîf, Bâtın, Alîm, Habîr, Muhsî: Gören, lâtif (maddi olmayan), iç (herşeyin içyüzünü bilen), bilen, haberdar olan, sayan” isimleriyle görünür.
Artık şu izahlardan; fıtrat dini olan Islam’ın, insanı, bütün vasıfları ve özellikleri gerçekten zatında toplamış bir Allah’a iman ile yükümlü tuttuğu anlaşılmıştır. Öyle sıfatlar ve özellikler ki; şirk koşanlar tarafından ayrı ayrı tanrılarda parça parça var olduğu sanılırdı da, nefislerinin ıslahı için o tanrıların bu sıfatlara bürünmüş birer şekilde hayal edilmesinden medet umulurdu.
Bununla beraber Islam Dini; Cenab-ı Hakk’ı, bir yandan putatapar toplumlarla Sabiiler’i yola getirecek surette nitelediği gibi, diğer yandan Dehrîler’e(zamana tapanlara) da gösteriyordu ki; “Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın, Nûr, Hâlık, Bâri’, Musavvir, Mubdi’, Muîd, Muhyî, Mumît, Hayy, Kayyûm: Ön(ilk), son, açık, gizli, ışık, yaratıcı, halk edici, suret verici, açığa çıkaran, iade eden, dirilten, öldüren, diri, yönetici” hep O’dur.](Anglikan Kilisesine Cevap, s. 64-65)

YORUM GÖNDER

Please enter your comment!
Please enter your name here