TOPRAKLARI VATAN KILAN MÜHÜR BÂNİSİ GÂZİ

0

Kamil BAYRAKTAR

Geyikli’de adı “Çinili Cami” ye çıkan Uzunevi Camii’nin inşaasına önderlik eden isim Muhtaroğlu Hacı Akif (Asım) Bayraktar oldu. O sadece ibadet ihtiyacına cevap verecek bir camiye bâni olmadı. Bu topraklara “toprakları vatan kılan bir mühür” de vurulmasına vesile olmuş oldu.

Bekçi Muhtaroğlu Hacı Akif (Asım) Bayraktar (02.08.1925-15.03.1988)

Geyikli köyü/beldesi/mahallesinde  2022 yılı itibariyle 13 minareli cami bulunmaktadır. Sisdağı yaylasındaki 2, Kadırga yaylasındaki 1  minareli cami ile birlikte minareli cami sayısı 16’ya çıkarken Sisdağı Yaylası Kireçhane ve Erkeksu obalarındaki birer mescitle birlikte ibadethane sayısı 18’e yükselmektedir.

*Uzunevinde bir Çinili Camii

Her birinin ayrı hikâyesi bulunan bu cami ve mescitlerden birisi de Uzunevi Camii’dir. Geyikli’de eski adıyla Uzunevi mahallesinde bulunan bu camiin yeri Geyikli’nin Bayraktar Ağa’sı Kedioğlu Bayraktar Bayraktar (1903- 1993) tarafından bağışlanan mahalle mektebinin yerine inşa edilmiş durumda.

Uzunevi Çinili Camii ve sosyal tesis

Fakat inşa o kadar kolay olmadı. En başta Merkez Camii, Lügütlü Camii, Yumurcaktaş Camii var olup bir camiin daha yapılmasıyla “köy bölünür” endişesini dile getirenler oldu. Bu endişe giderildi. Malzeme teminine başlandı. Şakir’in Deresi denilen mevkide kocaman bir kaya vardı. Bu kaya taş konusunda inanılmazları icra eden Kore gâzisi Köralioğlu Muhammed Gören ve oğlu Osman yardımıyla kırıldı. Köyde Yaz mevsimi dolayısıyla ya yayla, ya Rize’de çay fabrikaları başta olmak üzere herkes bir tarafa dağılmış olduğu için onlara yardım işi Hacı Âkif Bayraktar’ın öğretmen oğulları Hüseyin, Şaban Ali, Mehmet ve Hasan Bayraktar’lara  düştü. Daha çok da Hüseyin Bayraktar’a… Hüseyin Bayraktar taş ustası Muhammed Gören nezaretinde tam 42 gün çalıştı. Sonunda hazırlanan taşları taşımak için 1975 yılında ünlü kemençe  üstadı Kâtip Şadi ile birlikte bir taş imecesi düzenlendi. Bundan sonra camiin yapılacağı mekânın çevre sakinlerinde öyle bir istek uyandı ki geceleri lüks ışığında derelerden kum, çakıl çıkarıldı. Yine lüks ışığı altında tertip edilen imecelerle taşındı. Bu kum, çakıl çıkarma işinde çok hayırsever biri olan Tükecoğlu  Hacı Asım Bayraktar başı çeken isim oldu. Camiin alt kısmı işte bu taş, kum ve çakıllar kullanılarak yapıldı.  

O vakitler araba yolu da yoktu. Ancak Bektaşoğlu Kıranı mevkiine kadar gelmişti. Sonra Merkez Camii yanına kadar uzatıldı. Cami yapılıyor olduğu için Uzunevi mahallesine de uzatılsın istendi. Geçiş güzergâhında bazı yerler çok kayalıklı idi. Bu yüzden çok zorlanıldı. Fakat çok çamurlu olduğu için bu yoldan istifade edilemedi. Bundan sonra cami için gerekli kum, çakıl, demir, çimento vs inşaat malzemesi hep Bektaşoğlu Kıranı mevkiinden taşınmak zorunda kalındı.

Bütün bu zorluklara rağmen planı Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden alınan cami, 1979 yılında minare ve şadırvan hariç hizmete açıldı. Alt kısmına üç sınıflı bir Kur’an Kursu, giriş kapısı üstüne de iki odalı bir imam evi yerleştirilen caminin inşa işi temelinden kubbesine kadar Yumurcaktaş mahallesinden Hacı Salim Taşkın tarafından gerçekleştirildi. Kubbe ise Çarşıbaşı ilçesi Keremköy’den üç usta tarafından inşa edildi. 1994 yılında Hacı Hafız Şevket Gülay önderliğinde minare yapıldı, kubbe kurşunla kaplandı, halılar tek tip olarak yenilendi. Hacı Mehmet Bektaş önderliğinde de bir şadırvan eklendi. İç kısmı adı “çinili cami”ye çıkacak tarzda tamamen çini ile kaplandı.

2010’lu yıllarda Bayraktar Ağa’nın oğlu Sanibey Bayraktar önderliğinde camiye yakın yerde bir tuvalet inşa edildi. Bu tuvaletin üst kısmına da yine Sanibey Bayraktar, Garipoğlu Hüseyin Gülay, Hacı Akif oğlu emekli öğretmen Hüseyin Bayraktar öncülüğünde ve Acemoğlu Hacı Mustafa Gülay’ın büyük maddi desteğiyle davet gibi organizasyonların gerçekleştirildiği bir sosyal tesis inşa edildi. Aynı zamanda Uzunevi Camii daha önce Geyikli Belde Belediyesi tarafından Armutluk denilen mevkide park düzenlemesi sırasında inşa edilen ve karkas halde bulunan sosyal tesis binası projesinde değişiklik yapılıp tamamlanmasıyla bir imam hatip lojmanına kavuşturuldu. 

2016-2017 yılı itibariyle de caminin içi, halıları, çinileri, avizesi, pencereleri dahil tamamen yenilendi. Dış cephesi mantolama yapıldı. Bu yenileme işinde de önderliği Hüseyin Bayraktar’ın katkıları ile yine Sanibey Bayraktar yaptı.  Bunu yine aynı isimlerin önderliği ile caminin alt bölümüne 2019 yılında modern bir gasilhane, klima soğutuculu morg ve yemek salonu yapımı izledi.

Kur’an Kursu için inşa edilen bölümde değil ama imam evi olarak yapılan iki odalı bölümde 28.08. 1980 itibariyle 21 öğrenci ve kadrolu öğretmeni Geyiklili Temel Balta ile başlayan öğretim uzun ömürlü olmadı. Yönetmelik gereği 20 öğrenciye ulaşılamaz olunca Temel Balta, 12.11.1984’te Çarşıbaşı Kur’an Kursu’na tayin edildi. Bundan sonra öğretim işi iki yıl süreyle Geyikli Merkez Camii imamı Üçer Gülay tarafından fahri olarak yürütüldü. Ondan sonra bu göreve Geyikli Merkez Camii imamı Mehmet Yaşar,  Uzunevi Camii İmamı Hafız Adnan Aydemir, İmam Hatip Mezunu Sündüz Gülay ve Ayşegül Şengül katkıda bulundu. Sonunda yeterli öğrenci ve kadrolu hoca olmadığı için Kur’an Kursu kapandı. Çok sayıda öğrencinin belge aldığı bu kursta Ali kızı Zeliha Yaşar ise hafızlığını tamamladı. Önceleri zaman zaman bu kursun yeniden açılması için girişimlerde bulunulsa da bir sonuç alınamadı. Şimdilerde ise köyde öğrencisizlikten okul bile kalmadığından bu tür girişimler akıldan bile geçmez oldu. Oysa bir zamanlar Geyikli’de eğitim-öğretim yoğunluğundan, öğrenci çokluğundan kaynaklanan öyle bir mekân ihtiyacı vardı ki bu camiin Kur’an Kursu için tahsis edilen alt katı Ortaokul olarak kullanıldı. Burası bile yetmedi. Hıdıroğlu Yakup Aydemir’in hemen yakınındaki dükkânı üç sınıflı ortaokulun bir sınıfı vazifesini gördü. Sonrasında da şu andaki sosyal tesisin olduğu yere tek katlı bir Ortaokul binası inşa edildi. Bir zaman sonra da bugün öğrenci sesine hasret kalan ilköğretim okulu gibi devasa bina hizmete sunuldu.    

Uzunevi Camii inşa edildiği tarihten itibaren yaklaşık 8 yıl imamsız kaldı. İmamlığı Kur’an Kursu hocası Temel Balta üstlendi. Sonra Şıhoğlu Mehmet Yaşar imamlık görevinde bulundu. Uzunevi Camiinin ilk kadrolu imamı ise 1988 yılı itibariyle Hıdıroğlu Muhammed  oğlu hafız Adnan Aydemir oldu. Onun emekli olduğu  15 Haziran 2015 tarihi itibariyle de Trabzon ili Arsin ilçesinden Muhammed Çakır imamlık görevine başladı. Mart 2017’de başka yere tayini çıkınca ve kadrosu ile de gidince imamlık bir seneden fazla boş kaldı. Kadro yeniden verilince yerine  Giresun ili Keşap ilçesinden Muhammed Reşit Karademir atandı. 24.10.2018’de göreve başlayan Karademir 2020 Şubat ayında başka yere tayin oldu. O da kadrosu ile birlikte gitti. Sonuçta bu camide kadrolu imamlık yine bir Geyikliliye, Çavuşoğlu Mehmet Bayraktar oğlu Şenol Bayraktar’a kaldı.

Gazi bekçi Akif Bayraktar kardeşi Hacı Ahmet, hanımı Hanım, çocukları Hüseyin, Şaban Ali ve Mehmet ile birlikte.

Eldeki verilere göre kısaca bilgi verdiğimiz Geyikli’deki bu cami ve mescitlerden biri olan Uzunevi “Çinili Camii”nin gündeme gelmesinde ve sonuçta halkın hizmetine sunulmasında büyük rol oynayan isim, caminin bânisi sayılabilecek isim Hacı Âkif (Âsım) Bayraktar oldu.

*Anadolu tehdit altında

Hacı Âkif Bayraktar sadece ibadet ihtiyacına cevap verecek bir camiye bâni olmadı. O bu topraklara “toprakları vatan kılan bir mühür” de vurulmasına vesile olmuş oldu.

Çünkü ülkemiz Türkiye’de çok uzun zamandır müthiş bir oyun oynanıyor. Bu ülkeyi haritadan silmek, adını tarihin çöp sepetine göndermek için bıkmadan, usanmadan sahneye konulan oyunlar, planlar, programlar, stratejiler birbirini izliyor. Şark Meselesi bağlamında biz Müslüman Türkler vatan olmuş bu topraklardan bütün köklerimizle kazınmak isteniyoruz. Bu girişimin köprübaşı görevi gördüklerini gizlemeyen yerli işbirlikçileri, taşeronları da bulunuyor. Bir Anadolu Uygarlıkları masalıdır tutturdular gidiyor. Toprağın altı üstüne getiriliyor, ne kadar Hıristiyan-Roma-Elen kültürü kalıntısı, Hitit-Urartu çanak, çömleği varsa çıkartılıyor, ihya ediliyor. “Tarihî eser” dokunulmazlık zırhına büründürülerek baş köşelere yerleştiriliyor. Yetmiyor; turizm tabusu ile de bu zırh daha bir dokunulmaz hale getiriliyor. “Neler oluyor?” diyen için de aforoz müessesesi hemen devreye sokuluyor. Kısacası Anadolu’yu bir müze halinde Hıristiyan Batı’ya peşkeş çekmeyi, bir buhran anında da “buralar zaten bizim topraklarımızmış” diyerek el koymalarını beraberinde getirecek gaflet, dalalet ve hatta hıyanet sayılabilecek işlerin altına imza atılıyor.

Tabii bununla yetinilmiyor. “Toprak”lıktan Müslüman Türk’e “vatan”lığa bin yıl önce terfi etmiş Anadolu Haçlı istilasına maruz bırakılmak için adeta bir müzeye dönüştürülürken diğer taraftan üzerindeki Müslüman Türk kimlikli “insan” da deformasyona tâbi tutuluyor. Mesela Hıristiyanlığa mal edilmiş bir efsane, Noel Baba efsanesi için festivaller düzenleniyor. Müslüman Türk çocukları, etkili ve yetkililer başlarında olmak üzere bu merasimlere iştirak ettiriliyor. Yetmiyor; kerameti kendinden menkul bu Noel Baba, “Anadolu Ereni” olarak yutturulmaya çalışılıyor. Hıristiyan- Elen-Latin-Roma kültürüne dayanan bir edebiyat, bir efsane telkini furyasıdır gidiyor. Yani Anadolu’yu vatan kılan Müslüman Türklerin, ne Türklük, ne Müslümanlıkla alakalarının olmayıp bu uygarlıkların varisleri olduğu imajı dayatılıyor. Müslüman Türk, önce dinî sonra da millî kimliğinden soyutlanmaya çalışılıyor.

*Endülüs’ü, Bosna’yı unutmak mümkün mü?

Bu gerçeğin farkında olanlar var olduğu gibi omuz silkenler de yok değil. Fakat onlar, İspanya’da 800 sene kalan, Endülüs medeniyetini kuran, tuvalet bile bilmeyen Batı’ya temizliğin yanı sıra bilimi, fenni, tıbbı öğreten Müslümanların, sekiz asrın sonunda, aynı Batı tarafından, hem de bir tek Müslüman kalmamacasına bu topraklardan kazındıklarını unutuyor. İşi, çalmadık kapı, girmedik kılık, düşmedik aşağılık, soyutlanmadık kimlik-kişilik, vazgeçmedik değer yargısı bırakılmadık şekilde “varsa-yoksa AB üyeliği”ne sürükleyenler ise AB’nin, “Avrupa bizi değil, İstanbul’u, Anadolu’yu istiyor. Anadolu’yu da biz Türklersiz istiyor” gerçeğinden başka bir şey olduğunu ya bilmiyor ya da “üç maymun”u oynuyor.

Bosna Hersek’te yüzbinlerce Müslüman Boşnak’ın katledildiği, on binlerce Müslüman kadının ırzına musallat olunduğu, tarihe de “20.Yüzyılın ayıbı” olarak geçen savaşta, Müslüman Boşnak insanına reva görülen akıl almaz katliam, işkence ve zulmün yanısıra, Hırvatların Osmanlı eseri tarihi Mostar Köprüsü’nü sulara gömmesi ile Sırpların Osmanlı eseri camileri, minareleri, külliyeleri topa tutması, yani her iki saldırgan zihniyetin Balkanlara Türk İslam kimliği veren, yani Balkan topraklarını “vatan” kılan eserleri de haritadan silme girişimi… Yine Osmanlı’nın hükümferma olup da “vatan” kıldığı nice “toprak”lara, ricat sonrası tanık olunduğu şekliyle müstevlilerin, yıka yıka, kazıya kazıya bitiremeyecekleri kadar çok sayıda mühür vurma ihtiyacı hissetme gerçeği… Birlikte düşünüldüğünde, Hacı Âkif Bayraktar’ın Uzunevi Camiine bâni olmakla nasıl bir ulvî ibadetin altına imza attığı daha iyi anlaşılıyor. Yani ülkemiz Türkiye’nin vatan olmuşluktan tekrar topraklığa döndürülme, istilaya açık hale getirilmeye yol açacak eylemlerin sergilendiği bir ortamda vatanlığı hem muhafaza etmek hem daha da pekiştirmek için vatan toğrağına vurulan mühürlerden, ihdas edilen tapulardan biri özelliği taşıyor Uzunevi Camii.

Hacı Âkif Bayraktar hem böyle bir mühür vuran, tapu ihdas edenler arasında yer aldı; hem de   “Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.” (Tevbe Suresi, ayet 18) muştusuna nail olanlar arasına katıldı.

İşte bu Hacı Âkif Bayraktar’ın başka bir özelliği daha vardı ki o da bir gâzi olmasıydı.

İslam’ın temel gayelerinden biri can, mal, nesil, din, akıl emniyetini sağlamaktı. Bu emniyeti sağlamak için de İslam vatanına dışardan gelecek saldırılara karşı ordu, içerde bu emniyetlerin ihlalini önlemek için de iç güvenlik teşkilatı gerekiyordu. Jandarma, polis, bekçi bu cümledendi. 1960’lı yıllarda Hacı Âkif Bayraktar İstanbul’da gece bekçisi idi.

O tarihlerde Şıhoğlu Hasan Çakır Rize’de polisti. Onun tavassutuyla Danaoğlu Hüseyin Gülay, Pirgayip oğlu Şefik Çakır, Hıdıroğlu Ahmet Gülay Rize’de bekçi olmuşlardı. Bu isimler Rize’de Zihni Derin Çay Fabrikası açılınca oraya geçtiler. Geçme sebebi mevsimlik çalışmanın söz konusu olmasının işlerine gelmesiydi. Böylece yılın 4-5 ayını çalışarak geçirdikten sonra geri kalan 7-8 ayı köylerinde, ailelerinin yanında geçirecek olmalarıydı. Böylece Geyikli köyü sakinlerine İzmir Palamut Fabrikası’ndan sonra bir de Rize çay fabrikaları kapısı açılmış oluyordu. Akif Bayraktar ise her nedense Rize’yi değil de İstanbul’u yeğlemişti.

Gece bekçiliği öncesinde 1947- 1960 yılları arasında Zonguldak’ta madende çalışmış, hastalanmış, cüzî bir malullük aylığı ile işten ayrılmış, üç sene sonra da soluğu İstanbul’da almıştı. Biraz Hürriyet gazetesi matbaasında çalıştıktan sonra 23.11.1963 tarihi itibariyle  Harbiye Emniyet Başkomiserliği’nde bekçilik görevine başladı. 1971 yılına kadar da bu görevi ifa etti. Oğlu Şaban Ali ve kardeşi Ahmet’ten yeğeni Mustafa da İstanbul’daki bekçilik görevi yıllarında ikamet ettiği Büyükçiftlik aralığı No: 24 Harbiye adresinde yanında olup Mustafa, Kabataş Erkek Lisesi’nde, Şaban Ali ise Nilüfer Hatun Ortaokulu’nda öğrenci idiler.

*Seher Vaktinde Gelen Gâzilik

1969 yılının 6 Haziran sabah vakti idi. Teşvikiye Camii’nde sabah ezanı okunuyordu. Ezan sesini duyan Akif Bayraktar, cemaate yetişmek için ceketini çıkardı. Arkasına attı. Kollarını sıvadı. Camiin hemen bitişiğindeki caddede abdest almak için hızlı adımlarla yürürken bir adamı bir otomobilin yan camından başını içeri sokmuş vaziyette gördü. Ona doğru yönelerek ne yaptığını sordu. “Ben polisim” cevabını aldı. Kimliğini göstermesini istedi. “Polisim” cevabı rahatlığı içinde bir atmosferde kimliğin gösterilmesini beklerken adam elini ceketinin altına attı. Çıkardığı tabanca ile bir el ateş etti. Kurşun sol tarafına tam kalbin üstüne isabet etti. Bekçi Akif dengesini kaybetti. Buna rağmen 7.65 Kırıkkale tabancasını çıkardı. Kaçmakta olan adamın peşinden 5-6 el ateş etti. Silah seslerine devriye gezmekte olan başka bekçi arkadaşları da geldi. Onlara “Beni vurdular” dedi. Maçka Parkı yönüne doğru kaçmakta olan adamı gösterdi. Peşinden koştular. Bir polis ateş etti. Fakat silahı tutukluk yaptı. Sonuçta adam kaçtı. Adam hırsızdı.

Kalbe giden kurşuna hedef saptıran bekçi yoklama defteri

Akif Bayraktar’ı Şişli Etfal Hastanesi’nin Hariciye Servisi’ne götürdüler. Hemen müdahale ettiler ve 3 saat süren bir ameliyata aldılar. Koma halinde girdiği ameliyattan hayatta kalarak çıktı. Fakat kurşunu bulamadıkları için bir gün sonra tekrar bir ameliyat geçirmek zorunda kaldı. Kurşun yine bulunamadı. Bulunamayan bu kurşunun hedefi sonradan anlaşıldığı üzere kalbin ta kendisiydi. Ona bu hedefi saptıran şey Akif Bayraktar’ın sol yaka cebinde bulunan metal ve sağlam yassı bekçi elektriği ile bekçilik yoklama defteri oldu. Üst üste olan bu elektrik ve deftere çarpan kurşun elektriği parçalayıp, defteri delip geçerken yön değiştirdi. Daha aşağılardaki organları, pankreası, dalağı, ince ve kalın bağırsakları yaraladı. Bu yaralamanın beraberinde getirdiği hasarlar ameliyatla giderildi. Hastanede 15 gün kadar tedavi sürdükten sonra taburcu oldu. Raporla memleketi Geyikli’ye geldi. 3 ayda kendini toparladıktan sonra tekrar İstanbul’a görevine döndü. Bu kez Zonguldak maden hastalığı nüksetti. Kurşunun yol açtığı hasar ile bu hastalığın nüksetmesi üzerine vücut direnci düştü. Bekçilik görevini ifa etmekte zorlanmaya başladı. Maltepe’deki Süreyya Paşa Sanatoryumu’nda tedavi altına alındı. Tedavi sonrasında devam edemeyeceği kanaatine varınca 1971 yılı itibariyle bekçilik görevinden istifa etti. Köyü Geyikli’ye döndü. Hayatını burada devam ettirdi. 1947-1960 arasında Zonguldak’ta çalışmışlığının getirdiği bir imkân ile 1974’te emekli oldu.

Gâziliğin haberini yapan bir gazete kupürü

Emekli maaşına bağlanmasının bu kadar yıl sürmesinin bir sebebi vardı. Trabzon’da Kemal Dinç diye bir muhasebeci tanıyordu. Kemal Dinç vasıtasıyla mesela İzmir’de bir ay çalışmış, bir sigorta numarası almış birçok arkadaşı, köylüsü, komşusunun emekliliğine vesile oldu. Fakat kendisi için bu kanalla bir şey yapmadı. Biraz siyasi ayağı var olup Adalet Partili idi ve Vakfıkebir’de bir Kamburoğlu’su vardı. O ve yanındakilere “şu işimi halledin” diyor, “tamam hallederiz” cevabını alıyor, “eyvallah” çekip köyüne dönüyor, fakat işi bir türlü hallolmuyordu. Bu duruma tanık olan öğretmen oğlu Hüseyin, Trabzon SSK’da tanış olduğu bir görevliye durumu anlattı. Onun yönlendirmesiyle taa Ankara’ya gitti. İskitler’deki SSK Genel Müdürlüğü’nde babası Akif Bayraktar’ın dosyasını buldu, aldı, Trabzon SSK’ya bir dilekçe ile müracaat etti de Akif Bayraktar ancak emekli maaşı almaya hak kazandı. Yoksa Kamburoğlu’na çok daha “şu işimi halledin” demeye, “tamam hallederiz” cevabını almaya “eyvallah” çekip köyüne dönmeye devam edecekti.

Akif Bayraktar’ın bu diğergâmlığı İstanbul’da da kendini gösterdi. Köyü Geyikli’den gelen hastalara yardımcı oldu. Evinde misafir etti. Rahman Ağa lakaplı Karamanoğlu Hafız Kâzım Karagöz örneğinde olduğu gibi kimilerini ameliyat ettirdi.

Bir şeye ise asla yanaşmadı. Bekçi arkadaşları Okmeydanı, Kağıthane gibi yerlerde tonar tutuyorlardı. Ona da telkin etmelerine rağmen o “tüyü bitmemiş yetim hakkı gasp edemem” diyerek hep reddetti.

Akif Bayraktar bağlamında bir anektod daha var ki o da bugünkü ve gelecek nesillere geçmişe ait bir zaman dilimiyle bugünler arasında bir mukayese yapma fırsatı sunuyordu. Geçmişe ait bu zaman diliminde, yani 1960’larda Şalpazarı’nda elbise nedir bilinmiyordu. İşte böyle bir ortamda Akif Bayraktar 1947-1960 arası çalıştığı Zonguldak’tan kesin dönüş yaparken bir de elbise ile geldi. Çarşamba günleri Şalpazarı’na giderken bu elbisesini giyerdi. Şalpazarı’nda bulunduğu süre içinde Fidanbaşı (Tımara) köyünden İbrahim Ağa’nın oğlu Ziya ki sonradan Orman Muhafaza Memuru oldu; elbiseye olan hevesinden Akif Bayraktar’ı çaktırmadan sürekli takip eder, elbiseye bakar dururdu. Bu da yetmez Akif Bayraktar’ın bu elbisesinin ceketi arkadaşları tarafından düğüne giderken emanet olarak alınır, giyilirdi.

İşte bu 02.08.1925 doğumlu Hacı Akif (Asım) Bayraktar 15.03.1988 tarihinde vefat etti. İki ameliyatla bulunamayan ve en sonunda kalçasında olduğu tespit edilen kurşunla, gâziliğinin nişanı kurşunla Konakyanı Mezarlığına defnedildi. O kurşunu vücudunda götüren Akif Bayraktar geriye de yine gaziliğinin nişanı olarak kurşunun delip geçtiği şekliyle kendisini şehit olmaktan alıkoyan  bir bekçi yoklama defteri ile gâziliğinin haberini yapan bir gazete kupürü bıraktı. Bir de İstanbul hatırası bekçi fotoğrafları…  

Kamil BAYRAKTAR

YORUM GÖNDER

Please enter your comment!
Please enter your name here