GEYİKLİ’YE UĞRAYAN KORE RÜZGÂRI

0

Kamil BAYRAKTAR

Türkiye nerede var idiyse Geyikli de orada vardı. Kore Savaşı’nda da vardı Ge­yiklili. 25 Haziran 1950’de başlayan ve 59. sene-i devriyesini tamamlayacak olan bu savaşta da vardı Geyiklili… Hacı Ahmet Balta, Hacı Muhammet Gören ve Hasan Diner ile vardı.

Gazetecilik mesleğimi icra ettiğim grubun çıkardığı İcmâl der­gisinin Eylül/Ekim 2003 tarih ve 199. sayısında Geyikli Bel­­­desi ve Sisdağı’nı konu edinen tam on sahifelik, bol fo­toğ­raf­lı bir inceleme-araştırma yazısının altına imza atmış, baş­lı­ğı­nı da “Topraktan vatana bir mikro Türkiye” şeklinde koyma ih­tiyacı hissetmiştim. Bununla beldemiz Geyikli’nin sıradan bir toprak parçası olmadığına, topraklıktan vatanlığa terfi et­miş­likten nasibini almış bulunduğuna, ayrıca ülke­miz Türkiye’nin de küçük bir prototipi ol­­du­­ğuna dikkat çekmek, Türkiye’nin ülke olarak sahip oldu­ğu her şeye bazı istisnalar dışında sahip olduğuna işaret etmek is­te­miştim. Ger­çekten de ülke olarak Tür­ki­ye’­de ne varsa, Trab­zon’­un Şalpa­zarı ilçesine bağlı dünün Geyikli Beldesi, bugünün Geyikli Mahallesinde de vardı ve ade­ta Geyikli, Türkiye’nin küçültül­müş bir modeli olarak orta yer­de duru­yor, bana da bu tespiti tarihe kazımak düşüyordu.

  • Tam bir mikro Türkiye

Geyikli sadece Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakan, Mil­let­ve­kili, Genelkurmay Başkanı gibi çok üst düzey görevlerde bu­­lunan insan çıkaramamıştı. Ama Geyikli, başbakan görmüş,­ bakan görmüş, milletvekili görmüş, büyükşehir belediye baş­kanları görmüştü. Geyikli üst düzey bürokrat çıkarmıştı. Ge­yikli subay, astsubay çıkarmıştı. Geyikli doktor, hâkim, mü­hendis, komiser, polis, sanatçı, belediye başkanı, sarı basın kart­lı gazeteci-televizyoncu,  bilgisayar uzmanları, tüccar, sayı­la­bilecek daha nice meslek erbabı çıkarmıştı. Gurbet ve “Ala­mancı” rüz­gârı da bu beldeye oldukça uğramıştı. “Burası Ye­men’­dir. / Ça­­yır­ çimendir. / Giden gelmiyor; / Acep neden­dir?” tür­kü­sün­de­ de payı vardı Geyiklilinin; “Ya istiklâl ya ölüm!”de ifadesini bulan varlık-yokluk savaşında da…1699 Kar­lofça Ant­laş­ma­sı’ndan beridir sürekli geri adım attığımız tarihimizin bu say­fasında ilk ileri adım özelliği taşıyan Kıbrıs Barış Ha­re­kâ­tı’n­da da…Bu ileri adımdan 24 yıl önce  -ülkemi­ze ne ka­zan­dırdığı hususu çokça tartışılan- Kore Savaşı’nda da vardı Ge­yiklili. 25 Haziran 1950’de başlayan ve içinde bulunduğumuz 2021 yılında 70. sene-i devriyesini tamamlamış bulunan bu savaşta da vardı Geyiklili… Hacı Ahmet Balta, Hacı Muhammet Gören ve merhum Hasan Diner ile vardı.

* Savaşın kıyısına düştü

 Hacı Ahmet Balta
Kore Savaşının ortasına değil ama kıyısına düştü.

 Hacı Ahmet Balta (06.05.1931-05.10.2011), İstanbul Hadımköy Yassıveren’de istihkâm askeri idi. Kağıthane’de, mayın toplama ve dağıtmanın da içinde bulunduğu 3,5 aylık bir eğitim gördükten sonra bölüğüyle birlikte İzmir Seferihisar’a intikal etti. Ramazan ayının ilk günü idi. Bir gün oruç tutabildikten sonra 3. kafile olarak Kore Savaşı’na gidenler arasında yer aldı. Alsancak’ta iğne atılsa yere düşmeyecek derecede büyük bir kalabalık tarafından uğurlandıkları ve küçük bir Türk muhribi refakatinde bir Amerikan gemisi ile limandan ayrıldıklarında tarih 12 Haziran 1953’tü. Süveyş Kanalı, Kızıldeniz, Babülmendep Boğazı, Aden Körfezi, Hint Okyanus’u, Malaka Boğazı, Singapur, Güney Çin Denizi, Büyük Okyanus, Japonya üzerinden, “Git babam git! Deniz tükenmiyor.” dedirtecek türden 25 günlük bir yolculuktan sonra  Kore’ye ulaştılar. Puson’da karaya ayak bastılar. Puson’da iki-üç gün kaldılar. Kendilerine yeni askerî elbise verdiler. Ardından trene bindiler. 24 saat gittikten sonra şimdi adını ve yerini hatırlamadığı, sağ ve sol cenahlarında iki Amerikan tümeninin bulunduğu bir cephede kendilerini buldular.

Ahmet Balta, savaş bitmeden 25 gün önce Kore’de bulundu. Savaşın ortasına değil ama kıyısına düştü. Orada savaşın bütün izlerini gördü. Ormanlar içerisindeki ağaç kaburgaları mermi parçaları ile doluydu. İzlerini gördüğü gibi savaşın havasını da teneffüs etti. Bir kaç ileri kademedeki birliklerin toplarından çıkan ses ve namlu ağızlarındaki ateşlerin ürkütücü manzarasına tanık oldu. Öyle ki bu manzara « Biz harbe geldik galiba ! » diyerek korkmasına bile sebep oldu. Müthiş mi müthiş don olayının yaşandığı kış mevsiminde çıktıkları tatbikatlarda tâbi tutuldukları uzun « Yat babam yat ! » eğitimlerinde vücut ısılarıyla donun çözülmesine, elbiselerinin su içinde kalmasına tanık olduğu zor şartları yaşadı. Amerikalı, Yunan ve İngiliz askerlerinin « beş kuruş etmez »liğinin yanısıra yardımına koştukları Korelilerin kendilerine kurtarıcı gözüyle ve minnetle bakmalarına tanık oldu. Mütareke imzalandıktan sonraki ortamda 186 kişilik bölüğünden 150 kişi ile birlikte mayın temizleme çalışmalarında yer aldı. Cephede, siperlerde hep ileriyi kollamanın getirdiği bir ruh halinden dolayı « Memleket nasıl akla gelsin ? Memleket akla geliyor muydu ? » ifadelerinde yer aldığı şekliyle memleketi unutma gibi bir atmosferde kendini buldu. Buna rağmen babası Kara İbrahim’den postaya verdiği tarihten tam 55 gün sonra bir mektup aldığında ağlamaktan kendini alamadı. Daha sonraları 40, 25 ve 15 gün aralıklarla aldığı mektuplar memleketi unutma ruh halinden sıyrılmasına biraz olsun yardımcı oldu.   

 « Benim tertiplerim üç ay önce tezkere aldılar. Biz ise oralarda hâlâ sürünüyorduk » dedirtecek bir gecikme ile  üç ay fazla askerlik yaptıktan sonra, gidişinin 13 ay 14 gün sonrasına rastlayan 7 Ağustos 1954’te geri döndü.

* Barış Büyükelçisi Gâzi

25 Eylül 1950 ilâ 27 Temmuz 1953 arasında Kore’ye giden Meh­­metçikler, çıkarılan 1005 sayılı Kanun’la “gâzi” sta­tü­sü­ne­ alındı. Kendilerine şeref aylığı bağlandı. Hacı Ahmet Balta da bu Mehmetçikler arasında yer aldı. Ayrıca, 1., 2., 3. ve 4.Türk Tugayında görev yapan yaklaşık 16 bin Mehmetçiğe Gü­­ney Kore tarafından hatıra madalyası verildi. Bu Mehmetçikler arasında da yer alan Hacı Ahmet Balta, ayrıca, yine yukarıdaki guruptan Mehmetçikler cümlesinden olarak başkanlığını Emekli Orgeneral Sang-Hoon Lee’nin yaptığı Kore Cumhuriyeti Muharip Gaziler Derneği tarafından « Barış Büyükelçisi » sıfatı, Savaşa Katılma Madalyası ve Belgesi ile taltif edildi.

KORE’DEN DİRİ FRANSA’DSAN ÖLÜ GELDİ

Merhum Hasan Diner, savaştan sonra barışın tesisi döneminde de Kore’de bulunan Türk Tugayında 10 Haziran 1956-24 Ağustos 1957 arasında görev yaptı.

Hasan Diner’i (1934-26.07.1975), Konakyanı mevkiinde kendisine çokça rast­­ladığımda gördüğüm gülümseyen yüzü, babam Eşref Bayraktar’ın dayı tarafından akraba olmanın ge­tirdiği müşfik tavırlarıyla, “Annene-babana selam söyle.” söz­­leriyle hatırlıyorum. Yine hatırladığım kadarıyla, dereyolda bulunan Geyikli Sağlık Ocağı’nda sıhhiye olarak çalışıyordu. Genellikle iş dönüşünde Konakyanı yolunu tercih eder; biz de sığır otlatmaktan dönerken biraz daha oyalandığımız bu­­rada kendisine rastlardık. Sonra Fransa’ya gur­be­te gitti ve dönüşü diri değil ölü şeklinde tecelli etti.

Bahsekonu olduğunda Türkiye’nin tugay gücünde bir askerî kuvvetle katılımının sebep ve sonuçları itibariyle hâlâ tartışılması bir yana, Müslüman Türk’ün cengâver­li­ğini, mertliğini bir kez daha dünyaya duyurduğu Kore Sa­va­şı’na son­radan intikal eden Türk askerleri arasında Ha­san Diner de yer aldı. Gideni, geleni, gelmeyeni ile Ko­re’de Müslüman Türk’ün adını dosta, düşmana duyuran Türk askerleri arasında yer alan bu Geyiklili, nesline, Kore gâzisi hatırası olarak bir madalya, bir flama, birliğini temsil eden bir bayrak, siyah-beyaz resimler ve saf/arı/duru bir Anadolu çocuğunun kaleminden çıktığı her halinden belli cümleleri ihtiva eden elli yıllık bir not defteri bı­rak­tı.

“İzmir’den Kore’ye yolculuğumuz” notuyla başlayan bu not defterinde;  10 Haziran 1956 tarihinde se­fer henüz yeni başlarken olduğu gibi dönüş tarihi 14 Ağustos 1957’de Ege Denizi sularına girdiklerinde de “anava­tan”­a duyulan özle­min, vatanlaşmış bu topraklara duyulan has­retin alabildiğine işaretleri görüldüğü gibi savaş sonrası dönemdeki ortamın kırılganlığına da rastlanıyordu. Bu not defterinde Hasan Diner, Türkiye’de olduğu gibi dinî ve millî bütün bayramlarımızı kutladıklarından, sürekli gece eğitimi yaptıklarından, 15 Ocak 1957’de olduğu ibi BM ile Komünist taraflar arasındaki anlaşmazlıklar dolayısıyla arada bir yeniden savaş pozisyonları aldıklarından bahsediyordu.

Hasan Diner, Kore’­den diri geldi. Sonrasında gurbet yolu ola­rak­ Fransa gözüktü. Fakat oradan diri gelemedi. Hayattaki kız­kardeşi İfakat Di­ner’­in ağabey özlemiyle derin bir “ahh!” çe­kerek söylediği şekliyle, “Hasan, buradan iki kere gitti. Bir ke­re gitti, geldi. İkinci gidişinde gelemedi. Kore’den dirisi gel­di. Ama Fran­sa’­dan ölüsü geldi…”

 “BEN FATİH’İN TORUNUYUM“ ŞUURUNDAKİ MEHMETÇİK

“Ben Fatih’in torunuyum” şuurundaki Hacı Muhammed Gören, Mehmetçik olduğu yıllarda merhum Hasan Diner ile aynı kafilede ve fakat farklı birlikte olmak üzere Kore’de bulundu.

Çok iyi bir taş ustası olan Köralioğlu Hacı Hafız Muhammed Gören (1934-10.06.2010), ormanlık, kayalık, taşlık, engebeli bir mevkide bu­lunan arazisini öyle bir imarlı hale getirmiş, getirirken de an­cak vinçlerle kaldırılması mümkün koca koca taşlardan hem de tek başına öyle duvarlar örmüştü ki, görenler hayret eder, “Bu duvarları insanın hem de tek başına yapması asla müm­kün değil.” tespitinde bulunurdu. O da bu tespitlere “Fatih Sultan Mehmet Han gemileri na­sıl karadan yürüttü?” sorusuyla bir tarihî gerçeği hatırla­ta­rak­ ce­vap verir, yü­zü­ne çok farklı bir mutluluk ışığı vurarak, “Ben de, Fatih’in to­­ru­­nu­yum!” hatırlatmasında bulunurdu.

Daha sonraları Türkiye’nin gündemine bir başka konu ile gir­di Hacı Muhammed Gören. İçinde bulunduğumuz 2021 yılından takriben 35-40 yıl önce, oğlu Os­man­ Gören ve yeğeni Zeynel Şengül’e ve bir de trafik polislerine kız­­dığı için tam yol kenarına yaptığı bir taş yapı garaja hap­set­tiği, kendisi ölün­ceye kadar da bu mahpusluğun süreceğini belirttiği bir kam­yonet dolayısıyla gazetelere, televizyonlara haber konusu ol­du. Ve onun araziyi imar ve taş ustalığındaki maha­re­ti bu ve­sile ile bir kez daha gündeme geldi. Tâbii ikamet ettiği evin­deki kendi eseri “ taş kemer” de, bir yanlış davranış eseri ola­rak üstü boya-badana yapılmış “taş kemer” de gündeme gir­me payından nasibini aldı.

  • Hallaç pamuğu gibi atılmış dağlar

Hacı Muhammed Gören de Kore’de bir sene görev yapan Geyiklililerdendi. O da Hasan Diner gibi savaş sonrası barış ortamını muhafaza için gitmişti ama 1., 2., 3., 4. kafilelerin bizzat içinde bulunduğu savaşın bü­tün­ sonuçlarına tanık oldu. “Görsen ağlarsın.” dediği şek­liy­le­ dağların hallaç pamuğu gibi atılmış olduğunu, mermi düşmemiş yer kalmadığını gördü. Amerikalı as­ker­lerle muhatap oldu. “Onları bırak! Onlar ırz düşmanı idi­ler.” diye yaka silktiği Amerikalı askerler, oraları soyup so­ğa­na çevirmekten başka bir şey yapmamışlardı. Zaten aç olan, ka­rınlarını göstererek bu hallerini dile getiren Koreliler, “coy­san”­lar üzerindeki isteklerini bir dilim ekmek karşılığında yeri­ne­ getiriyorlardı. Ekmeği koltuğunun altına kıstırıp köylerin yo­lunu tutarak onlara musallat olan edepsizler vardı.

Kore’de çocuklara “coysan”, büyüklere “boysan” diyorlar­dı. Öy­le insanlardı ki, bir insanı bir kere görmesinler, hiç unut­maz­­lar, nerede olsa tanırlardı. Bir keresinde bir asker, bir or­man­ kenarında, bir kadının yanındaki coysanı öldürmüştü. Ka­­dının da parasını mı ne almıştı. Kadın geldi. Bütün bölük­le­ri tugaya taşıdılar. Onların arasından bunu yapanı tanıdı. Ka­saturasındaki kan hâlâ silinmemiş bulunan bu asker ölümle cezalandırıldı.

  • Memleket gibisi yok

Türkiye’den 15-16 bin kilometre uzaklıktaki bu yerlerde “Ah memleket, ah memleket!” diye iç geçirdikleri çok olu­yor­du. Öyle ki, Türkiye’den bölüğe bir adet mektup gel­di­ğin­de,­ kimin olursa olsun, hep birden toplanırlar, okuyup dinlerler, koklarlar­dı.­ Bazen mektupların içerisine bir çiçek veya bir yaprak ko­ya­rak göndermiş olurlardı. “Ey Ya Rabbi! Mem­le­ke­tin bu çi­çe­ği, yaprağı ne güzel kokuyor! Bizim memleket gibisi yok!..” di­yerek bu tür mektuplardan memleket kokusu alırlar, “Mem­le­ket var mıydı, yok muydu?” ondan anlarlardı.

  • Amerikalılar sanki tatildeydiler

Kore’de 16 ülkenin askeri bulunmasına rağmen diğer ül­ke­le­rin ve özellikle Amerikalı askerlerin neredeyse yan gelip yat­tıklarının görülmesi vak’ay-ı âdiyedendi. Türk Tugayının üs­tünde bir tepe vardı. Üstüne top mermisi yağması yüzünden 15 cm. alçalmış bu tepeyi Türkler kaç defa almışlar, Ame­ri­ka­lı­lara teslim etmişlerdi. Fakat Amerikalılar koruyama­mış­lar­dı.­ Tam yedi kez alınıp Amerikalılara teslim edildiği halde ko­ruyamamaları üzerine Türk Tugayını bu tepenin dibine dik­miş­lerdi. “Burası Türklere hastır.” diye Türk Tugayına teslim et­mişlerdi. Tepeye de Türk bayrağını asmışlardı.

  • Haçkalı Hoca da Kore’de…

Hacı Muhammed Gören’in Kore’ye daha önce gidip, ken­di­ni savaşın ortasında bulup da şehit düşen Türk askerlerinin me­zarını görme imkanı olmamıştı. Çünkü o şehitlerin mezarı uzakta, Puson denilen yerde idi.

Tugaylarında cami vardı. İbadetlerini yapabiliyor, namaz­la­rını kılabiliyorlardı. Namaz başta olmak üzere ibadetlerin hep­sine dikkat ediyorlardı. Ramazan orucunu tutuyor, Te­ra­vi­hi­ de, Bayram namazını da kılıyorlardı. Yalnız gece eğitimleri çok olduğu, tatbikatlarda sıkılık hakim olduğu zamanlarda iba­detleri yerine getiremedikleri oluyordu. Yüzbaşıları çok Müs­lüman, dindar birisi idi. Onun için olsa gerekti ki, mâ­ne­vi­yat­ erbaplarının kendilerine yardım ettiklerine tanık bile olunmuştu.

Kore topraklarında küçük küçük göller çoktu. Bir ke­re­sin­de­ bir Türk askeri ihtilâm olmuştu. Bu göllerden birinde yı­ka­nır­ken bir manga Çin askeri gelmiş, etrafını sarmıştı. Ama onu teslim alacakken Türk askeri onları teslim almış, bö­lü­ğü­ne­ götürmüştü. Türk kumandan Çinlilere, “Bu Türk bir tane idi. Siz dokuz-on kişisiniz. Nasıl oldu da sizi teslim alıp buraya ge­tir­di?” diye sordu. Çinlilerin cevabı enteresandı: “Ohooo! Bu hiç. Orada kaç tane asker vardı, biliyor musunuz? Biz on­la­ra tes­lim olduk.” dediler.

 “Kore askerlerine bir sor bakalım. Her biri neler neler an­la­tacaktır.” diyen Hacı Muhammed Gören’in söylediğine gö­re, Haç­kalı Hoca’nın köyünden bir asker, harp anında Haçkalı Ho­ca’yı Kore’de görmüştü. “Hoca, Hoca! Sana bir mektup ve­reyim, al da memlekete götür.” demişti.

Bunları bizzat kulakları ile duyan Hacı Muhammed Gören, var­lığını-yokluğunu unuttuğu memleketi Türkiye’ye dönme em­­ri geldiğinde çok heyecanlanmış bir Kore gâzisi olarak, ni­ha­yet iki ay geç de olsa tezkeresini alarak köyü Geyikli’ye dön­dü. O şimdi, Geyikli’nin tam bir mikro Türkiye olmaklı­ğı­nın nişânesi olarak haşir neşir olduğu toprağında, taş ve top­rak­ üzerindeki Fatih Sultan Mehmet torunluğunu sergilemeye de­vam ediyor. 

KORE SAVAŞI’NDA TÜRK TUGAYI

Dünya, atom bombasının da ilk kez kullanıldığı 2. Dünya Sa­vaşı gibi yıkıcı bir savaşın külleri üzerinde henüz doğrul­ma­ya çalışırken, dünya ölçeğinde olmasa bile yeni bir savaş ka­pıyı çaldı. Ünlü diktatör Josef Stalin’li Sovyetler Birliği’nin 25 Haziran 1950’de, Kuzey Kore askerlerine, Güney Kore ile sı­nırı teşkil eden 38. paraleli geçirterek tetiklemesi ile birlikte baş­layan, 27 Haziran 1950 tarihli Güvenlik Konseyi kararıyla BM Gücü adı altında ABD, Avustralya, Belçika, Ka­na­da,­ Ko­lombiya, Etiyopya, Fransa, Yunanistan, Lüksemburg, Hol­­lan­da, Yeni Zelanda, Filipinler, Güney Afrika, Tayland, Tür­ki­ye ve İngiltere’nin de yer aldığı, altı ülkenin de tıbbî a­raç­­lar­la ka­tıl­dığı bu savaş, tarihe Kore Savaşı olarak geçti.

  • Kızıl Çin de dahil olunca

BM Gücünün, Kuzey Kore birliklerini 38. paralelin ku­ze­yine itmekle yetinmeyip, Kore’yi, Güney Kore liderliğinde bir­leştirme amacıyla Kuzeyi işgale başlaması üzerine Çin Halk Cumhuriyeti de savaşa dahil olunca, Kore Savaşı tam bir ulus­lararası boyut kazandı. Böylece Kore Savaşı, Ku­zey-­Gü­ney­ savaşı olmaktan çıkıp, ABD-Çin savaşına dönüştü.  

Kore Savaşı’na, Stalin’li SSCB (Sovyet Sosyalist Cum­hu­ri­yetler Birliği) tehdidine karşı müttefik ara­yan, bu sebeple de NATO’ya girmek isteyen Türkiye de ka­tıldı. 2. Dünya Sava­şı’­nın bitip Soğuk Savaş döneminin baş­la­masıyla birlikte ulus­lararası ortamda kendini yalnız bulan, bu yalnız­lı­ğından olsa gerekti ki, SSCB’nin Kars, Ardahan gi­bi Doğu Ana­dolu’­da toprak, Boğazlarda ise üs talebi gibi teh­ditler kar­şı­sında isteğine daha kolay ulaşabilmek için, özel­likle sol ke­sim­lerin, “Türk gencinin kanının Amerika’ya sa­­tılması” e­leş­ti­rilerine rağmen bir tugayla BM Gücünde yer aldı.

Bu tugay, 259 subay, 18 askeri memur, 4 sivil memur, 395 ast­subay, 4414 erbaş ve er olmak üzere 5090 kişiden mü­te­şek­kil­di.

1.Türk Tugayı 16 Kasım 1951’e kadar Kore’de kalarak sa­vaş­tı. Bu tarihte görevini yeni oluşturulan 2.Türk Tugayına dev­retti. 20 Ağustos 1952’de ise 3., 06 Temmuz 1953’te de    4.Türk Tugayı bu görevi devraldı.

  • Savaşın kaderini ‘Mehmetçik’ değiştirdi

Tuğgeneral Tahsin Yazıcı komutasındaki kapalı ismi North­-Star (Kuzey Yıldızı/Kutup Yıldızı) olan bu tugaya bağlı Meh­metçikler, Kunuri (26-30 Kasım 1950), Kumyangjang-Ni (25-27 Ocak 1951), Seul Savunması (13-18 Mayıs 1951) ve Vegas (28-29 Mayıs 1953)  muharebelerinde müthiş kahra­man­lıklar sergiledi. Kunuri’de 8.Amerikan Ordusunun çev­ri­le­rek im­ha­sı­nı önledi. Bununla da kalmadı; 218 şehit, 455 ya­ra­lı ve 94 kayıp olmak üzere 767 zayiatla Kızıl Çin çemberi­ni­ yarma gi­bi bir imkansızı başardı.

Kumyangiang-Ni’de, “savaşın en kanlı piyade muharebesi” olarak tarihe geçen boyutuyla yıpratıcı bir taarruz sonucu, üç­ kat daha güçlü Çinlilerin mevzilerini alarak, inisiya­ti­fi ta­ma­men ele geçirdi ve Çinliler karşısında bozgun ve panik ha­vası yaşayan, hatta Kore’nin terki planları yapmakta bulunan BM Gücüne, Çin ordusunun yenilebilirliğini gösterdi. 12 as­­ker şehit, 31 asker yaralı verilmek, düşmana da 1734 kayıp ver­dirilmek suretiyle kazanılan bu zafer, savaşın yönünü BM Gü­cü lehine çevirdi ve Kore’yi terk planları askıya alındı. ABD Kongresi tarafından Türk Tugayına “Mümtaz Birlik Ma­dalyası ve Beratı” verildi. ABD tarihinde ilk defa rastla­nan­ bu olayı, Kore Cumhurbaşkanlığının “Cumhurbaşkanlığı Bir­lik Ni­şanı” ile zaferin kazanıldığı alanın en yüksek tepesi­ne­ “Türk Zafer Anıtı” dikilmesi izledi.

Taegyewoyni-Sosari Bölgesinde, BM askerlerinin “Türk Ka­lesi” adını verdikleri bir savunma örneği sergilendi. Ya­pı­lan­ dokuz hücum her defasında püskürtülerek Başkent Se­ul’­ün,­ Çin birliklerinin eline geçmesi önlendi.

Mehmetçik, Mehmetçikliğini Vegas’taki Muharebe İleri Ka­­rakol Çarpışmalarında da gösterdi. 151 şehit, 241 yaralı ver­­di ama saldırılara geçit vermedi. Bu muharebe, Kore Sa­va­şı­nın son muharebesi oldu. Ve 27 Temmuz 1953’te Pun-Mun­jon­ Ateşkes Antlaşması imzalandı. Vegas Muharebeleri do­la­yı­sıyla da 3.Türk Tugayı ABD Cumhurbaşkanlığının “Le­gi­on­ of Merit” nişanı ile taltif edildi. 

Kısacası Kore’de savaşan Türk Tugayı, savaşın kaderini tam dört kez değiştirdi. Kunuri ve Kumyangiang-Ni Mu­ha­re­be­leri ile yenilmez olarak nitelenen Kızıl Çin ordularını ye­ne­rek­ BM Gücünü büyük bir hezimetten kurtardı. BM Gü­cü­nü­ Kore’yi terk etme planlarından vazgeçirdi. Taeyowoyni-So­sari savunması ile başkent Seul’ün Kızıl Çin askerlerinin eli­ne geçmesini önledi. Vegas Muharebesi ile de ateşkes ant­laş­masının yapılmasını sağladı.

  • Şerde gizlenmiş hayr

İstiklâl Savaşı’ndan bu yana Mehmetçiği savaş yüzü gör­me­­yen Türkiye, Kore Savaşı’nda toplam 741 şehit ve 2147 ya­ra­­lı verdi. 234 asker esirler ve 175 asker yitikler (âkıbeti belli ol­­mayan) arasında yer aldı. Mehmetçiğin verdiği mücadele­nin­ unutulmaması için Pusan şehrinde 462’sinin ismi bulunan bir şehitlik yaptırıldı. Ayrıca Ankara’da Kore’de şehit düşen bü­­tün Mehmetçiklerin isimlerinin yer aldığı bir anıt inşa edildi. 25 Eylül 1950 ilâ 27 Temmuz 1953 arasında Kore’ye giden Meh­­metçikler, çıkarılan 1005 sayılı Kanun’la “gâzi” sta­tü­sü­ne­ alındı. Kendilerine şeref aylığı bağlandı. Ayrıca, 1., 2., 3. ve 4.Türk Tugayında görev yapan yaklaşık 16 bin Mehmetçiğe Gü­­ney Kore tarafından hatıra madalyası verildi. 

Kore Savaşı, Türkiye’nin NATO’ya üye olmasında çok önem­­li rol oynadı. Yani Türkiye umduğunu buldu ve 18 Şubat 1952 tarihi itibariyle NATO üyesi oldu. Diğer taraftan da bu sa­vaş, 2002 Dünya Futbol Şampiyonasında kendini gös­ter­di­ği şekliyle, Güney Kore halkı ile Türk halkı arasında gözle gö­rülür bir dostluk bağının oluşmasını da beraberinde getirdi. 

Hepsinden önemlisi, “Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sev­me­meniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şe­yi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (el-Ba­kara, 216) âyeti tecelli etti ve Kore/Kore’li, İslam ile ta­nış­tı. “Bir insanı diriltmek, bütün insanları diriltmek gibidir.” ila­hî gerçeği bir kez daha zuhur etti. Türk askeri ile birlikte Kore’de görev yapan imam Zübeyr Koç‘un elinden ken­dini gösterdi. “Biz, Müslümanlığı Zübeyr Koç’tan öğ­ren­dik.” şek­­lin­deki ifadelerinde de belirtildiği üzere Koreliler Müs­lü­man­­lı­ğı Zübeyr Koç’tan öğrendiler. 1956 yılında Ko­re’­ye giden ye­din­­ci kafilenin imamı olan 21 yaşındaki Zübeyr Koç vasıta­sıy­la bir yıl içinde tam 211 Koreli dirildi yani Müs­lü­man oldu. Sonraları bir ca­mi inşa edilip açıldı. Kore’deki Müslüman sayısı bu­gün 40 bin rakamına ulaştı (Aksiyon Dergisi, 09. 08. 2004, sayı: 505) Tâbii, Kore’ye Türk askeri ile birlikte İslam’ın da gitmesi şeklinde tecelli eden bu olay, “Türk askerinin Kore’de ne işi var?” sorusunun da cevaplarından biri oldu.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here